Üç Kelime, Üç Ayrı Acı: Acıkan, Ağrıyan ve Acıyan
Hayatın koşturmacası içinde dilimize dolanan, nesilden nesile aktarılan öyle cümleler vardır ki, birkaç kelimeden ibaret görünseler de arkalarında koca bir insanlık tarihi barındırırlar.
Büyüklerimizin, hayatın hem yokuşunu hem de düzünü yürümüş insanların sıkça söylediği bir söz vardır:
“Acıkan yer ayrı, ağrıyan yer ayrı, acıyan yer ayrı…”
Kulak vermediğimiz, sıradan bir kelime oyunu zannettiğimiz bu üç benzer ifade, aslında insanın bedensel ve ruhsal dünyasını şaşırtıcı bir yalınlıkla anlatır.
Karnın Doyduğu, Bedenin Dinlendiği Yer: Acıkan ve Ağrıyan
Listenin ilk basamağındaki “acıkan yer”, hayatın en somut, en kolay anlaşılır gerçeğidir. Midenin kazınmasıdır; ekmektir, yemektir, doymaktır. Çaresi bellidir. Yemekle diner, insanın içi rahatlar ve bir süre sonra unutulur.
İkinci basamak olan “ağrıyan yer”, bedenin imtihanıdır. Başın tutar, dizin sızlar, dişin ağrır. Ağrı insanı hayattan ve insandan soğutur gibi olur. Ama çoğu zaman bir ilaçla, bir hekim eliyle ya da zamanın yavaş iyileştiren dokunuşuyla hafifler. Beden, acıyı unutmayı ve kendini onarmayı bilir.
Asıl Meselenin Başladığı Yer: Acıyan Yer
İşte asıl ayrım, üçüncü kelimede başlar: “Acıyan yer.”
Burada artık ne mide vardır ne kemik ne de yalnızca beden…
Geriye kalp ve ruh kalır.
Büyüklerimizin özellikle ölüm, ayrılık ve kayıp gibi hayatın en keskin virajlarında hatırlattığı yer tam da burasıdır.
Acıyan yer; sevdiğinin yokluğudur. Geride kalan boşluktur. Bir vedanın yürekte bıraktığı kor ateştir. Bir zamanlar hayatımızın içinde olan birinin artık olmayışıdır.
Bu öyle bir sızıdır ki ne sofranın zenginliği ne dünyanın bütün güzellikleri onu tamamen dindirebilir.
Ne yemekle doyar, ne ağrı kesiciyle geçer.
Zaman da o yarayı bütünüyle yok etmez. İnsan yalnızca zamanla, o yükü nasıl taşıyacağını öğrenir.
Hayatın Gerçeği
Bugün modern dünya bize her şeyin hızlı bir çözümü, her sızının kolayca bastırılabileceği düşüncesini sunuyor. Oysa büyüklerimiz başka bir hakikati biliyordu:
Bazı acılar geçmez. İnsan, onlarla yaşamayı öğrenir.
Belki de insanı insan yapan, o “acıyan” yere sırtını dönmemesidir.
Çünkü acımak yalnızca incinmek değildir.
Sevmektir.
Hatırlamaktır.
Kaybettiğinin değerini bilmektir.
Ve bazen, hiçbir şey yapamadan o sızıyı sessizce taşımaktır.
İnsan belki de içi acıdığı kadar derinleşir; ruhu sızladığı kadar olgunlaşır.
Ne mutlu, o acıyı hissedecek kadar sevebilenlere…
Ve ne mutlu, o sızıyı insanlığını kaybetmeden taşıyabilenlere.















