İçeride patlamaya hazır bir yanardağ gibi kaynayan harfleri, gırtlağın karanlık dehlizlerinde boğma sanatıdır ağızları mühürlemek. Dil, kendini kelimelerin o kaygan ve tekinsiz zeminine fırlatmak istedikçe, görünmez bir el gelir ve dudakların birleştiği o ince hatta kırmızının en ağır tonuyla sıcak bir balmumu damlatır. O andan itibaren ses, kendi kabuğunun altında hapsolmuş tutsak bir yankıya dönüşür.
İnsan, söyleyemediklerinin altında ezilen görünmez bir anıt gibi durur hayatın ortasında. O an susmanın dilsizlik değil, bilakis harflerin üzerini katranla kaplama iradesi olduğunu kavrar.
Suskunluk, bir cümlenin noktası değil, bütün bir alfabenin üzerini örten siyah bir tül gibidir. Ağzı mühürlenmiş biri için dünya, dışarıda akıp giden gürültülü bir nehir, içeride ise hiçbir rüzgârın kıpırdatamadığı durgun bir göldür.
Susmanın mührü ki, bronzdan bir kilit gibi oturur dudak kıvrımlarına. İçeride tutulan her kelime, dışarı çıkamadıkça kenarlarını keskinleştirir. İnsan kendi suskunluğunun bıçaklarıyla gırtlağını yaralar. Söylenmemiş her hakikat, söylenmiş binlerce yalandan daha ağır bir taş gibi çöker sineye.
Mühür, vakti geldiğinde kendiliğinden vurulmaz; onu döven, zamanın ve hayal kırıklıklarının o acımasız örsüdür. İnsan bazen anlaşılmanın imkânsızlığını anladığı o keskin virajda, kendi sesinin ipini kendi eliyle çeker. Harfler birer birer dökülürken yere, dökülmeyenlerin ağırlığı ağzın kenarlarında görünmez çizgiler bırakır. Bu mühür, konuşmayı unutmak değil, aksine kelimelerin büyüsünü, onları harcamayacak kadar kutsal ve tehlikeli bulmaktır. Sesin bittiği yerde başlayan o tekinsiz coğrafyada, sadece yankısız çığlıklar atılır.
Bir ağzı mühürlemek, ruhun kapılarını dışarıdaki fırtınaya kapatıp içerideki ateşi kendi külleriyle boğmaktır. Dudaklar birbirine kenetlendiğinde, kelimeler ait oldukları o aydınlık gökyüzünden mahrum kalır,birer birer iç organların karanlığına süzülür.
Orada, kemiklerin ve kanın arasında kendilerine yeni bir yankı ararlar. Bu yüzden konuşmayan insanın bakışları ağırlaşır, gözleri kelimelerin mezarlığına dönüşür. Bakışlardaki o koyu, derin ve dipsiz kuyu, dudaklardaki katı mühürden beslenir.
Tarih boyunca mühürlenmiş ağızlar, konuşan milyonlarca dilden daha çok şey anlatmıştır zamana. Sırrı muhafaza etmenin, hakikati korumanın ya da bazen sadece bir protestonun en estetik, en karanlık biçimidir bu.
Kilitli bir kapının arkasında ne olduğunu merak eder insan. Peki ya kilitli bir ağzın arkasında kaç medeniyetin yıkıldığını, kaç fırtınanın koptuğunu kim bilebilir? Mühür, dilsizliğin değil, taşan bir iç denizin kıyılarını korumak için çekilmiş devasa bir settir.
Sıcak balmumunun soğuyup katılaşması gibi, suskunluk da zamanla insanın karakterine dönüşür. İlk zamanlar içeriden kapıyı zorlayan kelimeler, bir süre sonra kabullenir bu karanlık mahkûmiyeti. Artık onlar da mühürün kutsallığına inanır, ses olmaktan vazgeçip birer düşünce tortusuna dönüşürler. İnsanın kendi sesine yabancılaşması, dudaklarındaki o soğuk metalin varlığını unutmasıyla başlar. Artık susmak bir tercih değil, kaçınılmaz bir varoluş biçimidir.
Ağzı mühürlü olanın coğrafyasında haritalar harflerle değil, sessizliğin derinliğiyle çizilir. Bir cümlenin kurulamadığı yerde başlar asıl şiir. Çünkü konuşmak, fikri ucuzlatır, onu gürültünün pazarında pul eder. Mühür, fikri ve hissi lekelenmekten koruyan şövalye zırhıdır. Dudaklar arasındaki o ince çizgi, dünya ile ruh arasındaki en müstahkem sınırdır ve o sınır ihlal edilmediği sürece insan kendi krallığının tek sahibi olarak kalır.
Gece çöküp gürültü çekildiğinde, mühürlerin üzerindeki semboller daha da belirginleşir. İçeride unutulmuş kelimeler, duvarlara çarpan gece kuşları gibi çırpınır. Her susuş, bir sonraki patlamanın ya da tamamen yok oluşun habercisidir. Ancak bu mühür bir kez vuruldu mu, onu söküp atmak eti kemikten ayırmak kadar sancılıdır. Söz, artık bir lütuf değil, mühürü kırıp dışarı fırlayan ve sahibini yakan bir ateştir.
Sonunda, hayatın bitimsiz patırtısı içinde tek bir hakikat kalır geriye: Mühürlenmiş ağızlar, evrenin en derin sırlarını saklayan sessiz tanıklardır.
İnsan sustukça büyür, kelimelerini gömdükçe derinleşir. Dudakların üzerindeki o kırılmaz kırmızı iz, dünyadaki bütün gürültülere çekilmiş en zarif, en acımasız ve en ebedi resttir.















