ÖLÜMÜN DOĞDUĞU GÜN
“Ölümü kucağıma aldığım gün ılık bir sonbahar günüydü.
Anne olduğum gün.
Tarifsiz bir mutluluk ve sorumluluk…
‘Ölüm kucağa alınır mı?’
Alındı.
Ve alınır…”
Bu cümleyi yıllar önce içimden geçirirken, aslında anneliğin bana yalnızca bir çocuğu değil, hayatın bütün çıplak gerçeğini de kucağıma verdiğini bilmiyordum.
Bir bebeği kucağına almak, insanın hayata en yakın olduğu anlardan biridir.
O küçücük bedenin sıcaklığı, nefesi, kokusu…
İnsan o anda yalnızca bir çocuğun doğduğunu sanır.
Oysa bir insan doğarken, onunla birlikte zaman da doğar.
İlk nefes alınır.
İlk gün başlar.
İlk yaşın, ilk sevincin, ilk acının, ilk ayrılığın, ilk vedanın ve sonunda son nefesin yolu açılır.
Belki de ölüm, insanın doğduğu gün değil; insanın doğduğu günün içinde, sessizce doğar.
Bir Doğum Günü Neyi Kutlar?
Doğum günleri, Dünya’nın Güneş çevresindeki bir tam dönüşünü tamamlamasıyla hayatımızda yeni bir yılı karşılamamızdır.
Bir yıl daha…
Bir mum daha…
Bir dilek daha…
“İyi ki doğdun.”
Ne güzel bir cümledir.
Bir insanın dünyaya gelişine duyulan minnettarlığı anlatır.
Hayatımıza bir ışık getirmiştir.
Varlığıyla dünyamızı değiştirmiştir.
Her doğum gününde mumları üfler, dilekler tutarız.
Dileklerimize sınır koymayız.
Çocukça, özgürce, inanarak isteriz.
Daha çok sağlık…
Daha çok mutluluk…
Daha çok sevgi…
Daha uzun bir hayat…
Ama pastanın üzerindeki mumlara bakarken çoğu zaman başka bir gerçeği düşünmeyiz:
Her yanan mum, geride bırakılmış bir yılı da gösterir.
Kutladığımız yalnızca yaşımıza eklenen bir sayı değildir.
Aynı zamanda ömrümüzden geçen zamandır.
Ve biz bunu çoğu zaman fark etmeden, sevinçle kutlarız.
Belki de doğum günlerinin en büyük sırrı budur.
İnsan, hayatının başlangıcını kutlarken aslında sonuna doğru da bir adım atmaktadır.
Ölümün doğduğu günü kutlamak da neyin nesi?
Dünyanın Her Yerinde Aynı Anda
Bir doğum gününü yalnızca kendimize ait sanırız.
Oysa biz doğduğumuz gün, dünyanın başka bir köşesinde binlerce bebek daha doğmuştur.
Bir annenin kucağına başka bir bebek verilmiştir.
Başka bir evde ilk ağlama duyulmuştur.
Başka bir baba ilk kez çocuğunun yüzüne bakmıştır.
Başka bir aile, “İyi ki doğdun.” demiştir.
Bazı doğumlar sevinçle karşılanmıştır.
Bazıları yoksulluğun içinde…
Bazıları savaşın gölgesinde…
Bazıları bir hastane odasında…
Bazıları kimsenin fark etmediği sessiz evlerde…
Kaç kişi doğduğunun farkında?
Kaç kişi bir başkasının öldüğünü biliyor?
Kaç hayatın başladığından haberdarız?
Kaç hayatın sona erdiğinden?
Dünya, biz kendi küçük hayatımıza bakarken milyarlarca insanın hayatını aynı anda taşıyor.
Ve her saniye bu büyük döngü yeniden kuruluyor.
Rakamların Söylediği
Birleşmiş Milletler’in
World Population Prospects 2024 çalışması, dünya nüfusuna ilişkin resmi tahmin ve projeksiyonların en kapsamlı kaynaklarından biri. Çalışma, 237 ülke ve bölgenin demografik verilerini temel alıyor ve 2100 yılına kadar nüfus projeksiyonları sunuyor.
Bu verilerden 2026 yılı için yapılan yaklaşık hesaplamalar, dünyada bir yılda 132,5 milyon civarında doğum ve 63,6 milyon civarında ölüm gerçekleşeceğini gösteriyor.
Bu rakamları günlere böldüğümüzde insanın aklının almakta zorlandığı bir tablo ortaya çıkıyor:
Her gün yaklaşık 363 bin bebek dünyaya geliyor.
Her gün yaklaşık 174 bin insan hayatını kaybediyor.
Bir dakikada yaklaşık 252 doğum gerçekleşiyor.
Aynı dakikada yaklaşık 121 insan hayata veda ediyor.
Bir saniyede yaklaşık 4 insan dünyaya gözlerini açıyor.
Yaklaşık 2 insan ise gözlerini hayata kapatıyor.
Bir saniye…
Dört başlangıç.
İki son.
Ve hayat, bu iki sayı arasında akıp gidiyor.
Bir hastanede bir bebek ilk nefesini alırken, başka bir odada biri son nefesini veriyor.
Bir evde “Hoş geldin.” denirken, başka bir evde “Güle güle.” deniyor.
Dünya durmuyor.
Doğumlar ve ölümler birbirinin ardından geliyor.
Hayat, bütün acımasızlığı ve bütün güzelliğiyle devam ediyor.
Annemin Bir Cümlesi
Bilge kadın annem şöyle derdi:
“Denge için dünyada her gün doğan kişi, ölen kişiden bir fazladır.”
Çocukken bu sözün ne kadar büyük bir düşünce taşıdığını anlayamazdım.
Şimdi düşünüyorum da, annem bana istatistik anlatmıyordu.
Bana hayatı anlatıyordu.
Doğum ve ölümün aynı dünyanın iki gerçeği olduğunu…
Birinin geliş, diğerinin gidiş olduğunu…
Birinin ilk nefes, diğerinin son nefes olduğunu…
Ve insanın bu ikisi arasındaki zamana emanet edildiğini anlatıyordu.
Annemin “bir”i, bir istatistik değildi.
Bir hayatın değeriydi.
Çünkü bazen tek bir insan, bütün dünyaya bedeldir.
Bir bebeğin doğması, onun ailesi için dünyanın yeniden kurulmasıdır.
Bir insanın ölümü de yalnızca bir sayının azalması değildir.
Bir evin sessizleşmesidir.
Bir sandalyenin boş kalmasıdır.
Bir sesin artık duyulmamasıdır.
Bir elin bir daha tutulamamasıdır.
Dünyanın nüfus tablolarında bir rakam eksilir.
Ama bir insanın hayatında kocaman bir boşluk açılır.
Ölümü Kucağa Almak
Anne olduğum günü düşündüğümde, annemin sözünü şimdi daha iyi anlıyorum.
Bir bebeği kucağıma aldığımda ölümün kendisini taşımıyordum elbette.
Hayatı taşıyordum.
Ama hayatın içinde ölümün de olduğunu biliyordum.
Çünkü anne olmak yalnızca bir çocuğun doğumuna tanıklık etmek değildir.
Onun büyümesine tanıklık etmektir.
İlk gülüşüne…
İlk adımına…
İlk düşüşüne…
İlk yarasına…
İlk başarısına…
İlk hayal kırıklığına…
İlk ayrılığına…
Ve bütün bunların içinde zamanın nasıl hızla geçtiğine…
Bir anne çocuğunu kucağına aldığında, onun bütün geleceğini de kucağına alır.
Henüz yaşanmamış yılları…
Henüz söylenmemiş sözleri…
Henüz tanışılmamış insanları…
Henüz yaşanmamış sevinçleri…
Henüz bilinmeyen acıları…
Ve bir gün mutlaka karşılaşılacak vedaları…
İşte bu yüzden “ölümü kucağıma aldım” diyorum.
Çünkü ölüm, hayatın karşısında duran yabancı bir şey değildir.
Hayatın kendi içinde taşıdığı bir gerçektir.
Doğduğumuz gün öleceğimiz günü bilmeyiz.
Ama o günün varlığını bilmesek de yolculuk başlamıştır.
Mumlar Sönerken
Şimdi doğum günü pastalarının üzerindeki mumlara başka türlü bakıyorum.
Her mum bir yılı temsil ediyor.
Her alev, yaşanmış bir zamanı.
Mumları üflediğimizde karanlıkta kalan şey yalnızca alev değil.
Bir yıl da geride kalıyor.
Ama belki bundan korkmamalıyız.
Çünkü mesele kaç yıl yaşadığımızdan çok, o yılların içine ne sığdırdığımızdır.
Bir yıl daha yaş almak…
Bir yıl daha sevmek demektir.
Bir yıl daha affetmek…
Bir yıl daha öğrenmek…
Bir yıl daha sarılmak…
Bir yıl daha birinin elini tutmak…
Bir yıl daha gökyüzüne bakmak…
Bir yıl daha “iyi ki” diyebilmek…
Bu yüzden doğum gününde “Bir yaş daha aldım.” demekten çok, “Bir yıl daha yaşadım.” diyebilmek istiyorum.
Çünkü yaş almak başka şeydir.
Yaşamak başka.
Doğduğumuz Günün Bize Söylediği
İnsanın doğduğu günü seçme hakkı yoktur.
Öleceği günü de çoğu zaman bilmez.
Arada kalan zaman ise bizimdir.
İşte asıl mucize burada başlar.
Doğum ile ölüm arasındaki o görünmez çizgide…
Kısacık sandığımız ama içine bir ömür sığdırabildiğimiz o zamanda…
Belki de insanın kendisine sorması gereken soru şudur:
Ben bana verilen bu zamanı nasıl yaşıyorum?
Kaç doğum gününü gerçekten yaşadım?
Kaç kez sevdiğimi söyledim?
Kaç kez sarılmak için yarını beklemedim?
Kaç kez bir insanın hayatına iyi gelen bir cümle söyledim?
Kaç kez gökyüzüne bakıp yalnızca hayatta olduğum için şükrettim?
Çünkü ölümün ne zaman geleceğini bilmiyoruz.
Ama yaşamın şu anda elimizde olduğunu biliyoruz.
Ölümün Doğduğu Gün
Belki de ölümün doğduğu gün, korkmamız gereken bir gün değildir.
Tam tersine, hayatın değerini anlamamız gereken gündür.
Bir insan doğduğunda dünya onun için yeniden başlar.
Bir insan öldüğünde dünya onun için sona erer.
Biz ise bu iki eşik arasında yürüyoruz.
Her sabah yeniden doğar gibi…
Her gece biraz daha yaş alarak…
Ve zaman, hiç kimseyi beklemeden ilerliyor.
Dünyada her saniye yeni bebekler doğuyor.
Her saniye insanlar hayata veda ediyor.
Bir tarafta ilk nefes…
Diğer tarafta son nefes…
Ve biz, ikisinin arasında kendi küçük mucizemizi yaşıyoruz:
Hayatta olmak.
Belki doğum günlerinde artık yalnızca “İyi ki doğdun.” dememeliyiz.
“İyi ki yaşadın.” da demeliyiz.
Kendimize…
Sevdiklerimize…
Ve aramızdan ayrılanlara…
Çünkü insanın gerçek doğum günü, dünyaya geldiği gün olabilir.
Ama hayatın anlamını fark ettiği gün, belki de ikinci kez doğduğu gündür.
Ve ben bugün, annemin o eski cümlesini yeniden düşünüyorum:
“Ölümü kucağıma aldığım gün…”
Evet.
Bir anne, çocuğunu kucağına aldığında hayatı kucağına alır.
Hayatın içinde ölümü de…
Sevinci de…
Acıyı da…
Umudu da…
Ve bütün bilinmezliğiyle geleceği de…
Sonra zaman geçer.
Çocuk büyür.
Mumlar çoğalır.
Pastalar değişir.
Takvimler yaprak yaprak eksilir.
Ama insan sonunda aynı gerçeğin önünde durur:
Doğduğumuz gün, yaşamın ilk sayfası açılır.
Ölümün doğduğu gün de odur.
Ve belki bize düşen, o iki nokta arasındaki cümleyi olabildiğince güzel yazmaktır.
Kaynak: United Nations, Department of Economic and Social Affairs, Population Division, World Population Prospects 2024.















