Sığlığın âşık olduğu derin kokun,
huzurlu dokunuşun,
sonsuz mavi bakışın…
Bir kıyının taşıyamayacağı kadar büyük,
bir kalbin unutamayacağı kadar derinsin.
Sana yaklaşan her şey biraz susuyor.
Dalgalar bile kıyıya vururken sesini kısıyor.
Rüzgâr, üzerinden geçerken başka bir dile dönüşüyor.
Gökyüzü sana eğiliyor.
Ay, geceleri yüzünde daha uzun kalıyor.
Sanki bütün dünya, sende kendine ait bir parça arıyor.
Ve ben…
Adını koyamadığım bir yerden sana çekiliyorum.
Ne zaman uzaklaşsam, içimde bir dalga yükseliyor.
Ne zaman sustuğumu sansam, sesin kıyılarımda çoğalıyor.
Ne zaman başka bir yöne baksam, gözlerim yine o sonsuz mavide takılı kalıyor.
Sende bir şey var.
Tarifi yok.
Ölçüsü yok.
Sonu yok.
Bir bakış kadar yakın,
bir ufuk kadar uzak.
Bir nefes kadar sıcak,
gecenin kendisi kadar gizemli.
Belki de seni bu kadar derin yapan, hiçbir şeyi kendine benzetmeye çalışmaman.
Olduğun gibi kalman.
Dalgaların gibi.
Bazen sakin.
Bazen acımasız.
Bazen kıyıya bir öpücük kadar yumuşak,
bazen bütün taşları yerinden oynatacak kadar güçlü.
Ama hep kendin.
Hep derin.
Hep biraz ulaşılmaz.
Sana bakan göz, bir süre sonra kendini unutuyor.
Çünkü sende yalnızca mavi yok.
Bir çağrı var.
Uzaklardan gelen, kimsenin duymadığı ama kalbin tanıdığı bir çağrı.
Yaklaş diyor.
Ama nereye kadar?
Kıyıya kadar mı?
Ufka kadar mı?
Yoksa insanın kendinden vazgeçip derinliğe teslim olduğu yere kadar mı?
Bilinmiyor.
Zaten bazı güzelliklerin büyüsü, bilinmemesinde.
Sana dokunmak isteyen el, önce kendi sınırına çarpıyor.
Çünkü sen dokunulacak kadar yakın değilsin.
Ama unutulacak kadar da uzak değilsin.
Arada bir yerde duruyorsun.
İnsanın aklını susturup kalbini konuşturan o yerde.
Bir dalga geliyor.
Ayaklara değiyor.
Geri çekiliyor.
Ama giderken bir şey bırakıyor.
Bir ürperti.
Bir özlem.
Bir iz.
Sonra insan bekliyor.
Bir sonraki dalgayı.
Bir sonraki sesi.
Bir sonraki dokunuşu.
Belki de asıl büyü burada.
Gelenin kalmamasında.
Gidenin tamamen gitmemesinde.
Her şeyin bir süreliğine var olup sonra başka bir biçimde geri dönmesinde.
Sen de öylesin.
Her gelişinde başka.
Her susuşunda başka.
Her uzaklığında daha derin.
Ve ne kadar bakılırsa bakılsın, bir türlü tamamlanamayan bir manzara gibisin.
Çünkü ufkun sonu yok.
Mavinin sınırı yok.
Derinliğin ölçüsü yok.
Ve insanın sana karşı içinde büyüttüğü şeyin de…
Bir adı yok.
Bazen yalnızca geceleri hissediliyor.
Dünya sustuğunda.
Şehir ışıkları denize vurduğunda.
Rüzgâr saçların arasından geçip uzak bir yerin kokusunu getirdiğinde.
İşte o zaman bütün yollar tek bir yerde birleşiyor.
Kıyıda.
Sessizliğin içinde.
Mavinin karşısında.
Ve insan, yıllardır içinde taşıdığı şeyi ilk kez bu kadar açık hissediyor.
Bir şey eksik.
Ama ne olduğu söylenemiyor.
Bir şey uzak.
Ama nereye ait olduğu bilinmiyor.
Bir şey bekleniyor.
Ama ne zaman geleceği bilinmiyor.
Yine de bekleniyor.
Çünkü bazı duygular mantıkla yaşamıyor.
Bazı bağların adı yok.
Bazı özlemlerin takvimi yok.
Bazı aşklar kavuşmak için değil,
var olmak için geliyor.
Seninki de öyle.
Kıyıya vuran her dalgada biraz daha büyüyen,
gecenin karanlığında bile rengini kaybetmeyen,
uzaklaştıkça daha çok çağıran,
yaklaştıkça daha da derinleşen bir sır gibi.
Sığlığın önünde susan,
derinliğin içinde kaybolan,
ama kayboldukça kendini bulan bir his gibi.
Belki de bu yüzden hiçbir kıyı yetmiyor.
Hiçbir gökyüzü tamamlamıyor.
Hiçbir başka mavi aynı yere dokunmuyor.
Çünkü bazı maviler görülmez.
İnsanın içine işler.
Orada kalır.
Zaman geçer.
Mevsimler değişir.
Dalgalar başka türlü vurur.
Kıyılar aşınır.
Ama o mavi…
İçeride aynı yerde durur.
Sessiz.
Derin.
Ulaşılmaz.
Ve sonsuz.
Sığlığın âşık olduğu o derinlikte,
huzurun kendine yer bulduğu o dokunuşta,
gecenin bile sustuğu o mavi bakışta
bir sır saklı.
Kimse bilmiyor.
Belki deniz biliyor.
Belki gökyüzü.
Belki de yalnızca kalp.
Ama bazı sırlar açığa çıkmak için değil,
ömür boyunca hissedilmek için saklanır.
Ve sen…
Tam da böyle bir sır gibisin.
Bakıldıkça derinleşen,
uzaklaştıkça büyüyen,
unutuldukça geri dönen,
sustukça daha çok konuşan
sonsuz bir mavi gibi.















