Bazı hayatlar vardır; kitaplara konu olmaz belki ama başlı başına bir romandır. Sayfalarını çevirdikçe alın teri görürsünüz, fedakârlık görürsünüz, aile sevgisi görürsünüz, memleket sevdası görürsünüz. Ve o hayatın her satırında insan olmanın en güzel taraflarını okursunuz.
Ahmet Aktaş’ın hayatı da işte böylesine sessiz ama derin, sade ama anlamlı bir hayat hikâyesidir.
Bu hikâye, Elazığ’ın toprak kokan sokaklarında başlar.
Takvimler 10 Ocak 1960 tarihini gösterirken, Elazığ’ın Olgunlar Mahallesi Köşeli Sokak’ta bulunan iki katlı mütevazı bir kerpiç evde bir erkek çocuk dünyaya gelir.
O gün kimse bilmiyordu…
O kerpiç evin duvarları arasında büyüyen o çocuk, ileride otuz üç yıl boyunca devletine hizmet edecek, ailesine örnek olacak ve çevresindeki insanların gönlünde silinmeyecek izler bırakacaktı.
Ahmet Aktaş, Sivrice’nin Alıncık köyüne kayıtlı, Anadolu’nun özünden gelen bir ailenin evladıdır.
Çocukluğu bugünkü çocukluklara benzemezdi.
Ne tablet vardı ne internet.
Ne hazır oyuncaklar vardı ne de kolay ulaşılabilen imkânlar.
Ama o yıllarda çok daha kıymetli şeyler vardı.
Komşuluk vardı.
Saygı vardı.
Mahalle kültürü vardı.
Büyüklerin elini öpmenin bereketi vardı.
Bir ekmeği paylaşmanın mutluluğu vardı.
Elazığ’ın o eski günlerinde insanlar birbirinin derdiyle dertlenir, sevinciyle sevinirdi.
Kapılar kilitlenmezdi.
Çünkü gönüller açıktı.
Ahmet Aktaş işte böyle bir kültürün içinde yetişti.
Babası Elazığ İmam Hatip Lisesi’nde hizmetli olarak çalışıyordu.
Sabah erkenden evden çıkar, akşam yorgun argın dönerdi.
Fakat hiçbir zaman çocuklarına haram lokma yedirmedi.
Evin hem bereketi çoktu. Hem de huzuru çoktu.
Yokluk vardı ama şikâyet yoktu.
Mücadele vardı ama umutsuzluk yoktu.
Ahmet Aktaş’ın karakterinin temel taşları da o yıllarda döşendi.
Dürüstlük…
Vefa…
Merhamet…
Çalışkanlık…
Ve insan sevgisi…
Yıllar sonra görev yaptığı şehirlerde insanlar onu işte bu özellikleriyle tanıyacaktı.
Gençlik yıllarında hayatın zorluklarıyla erken tanıştı.
Okudu.
Çalıştı.
Hayaller kurdu.
Üniversiteyi kazanamadı.
Ama hiçbir zaman kaderine küsmedi.
Çünkü Anadolu insanı bilir ki bazen nasip, insanı hayal ettiğinden daha güzel yerlere götürür.
Askerlik görevi için Denizli’ye gittiğinde henüz hayatının hangi yöne akacağını bilmiyordu.
Denizli 12. Piyade Alayı’nda başlayan askerlik günleri İzmir Narlıdere ve Ankara’da devam etti.
Üniformanın ağırlığını ilk kez orada hissetti.
Vatan sevgisinin ne kadar kutsal olduğunu ilk kez orada daha derinden anladı.
Fakat onu asıl olgunlaştıran şey yalnızca askerlik değildi.
Hayatına giren bir insandı.
Melahat…
Bazı isimler vardır.
İnsanın hayatına değil, kaderine yazılır.
Melahat Hanım da Ahmet Aktaş’ın kaderine yazılmış bir iyilikti.
Bir ömürlük dosttu.
Bir sırdaştı.
Bir yol arkadaşıydı.
Hayatın bütün yükünü omuz omuza taşıdığı kıymetli eşiydi.
Yıllar sonra bile Ahmet Aktaş’ın gözleri eşinden söz ederken ayrı bir parlamaktadır.
Çünkü gerçek sevgi zaman geçtikçe eksilen değil, büyüyen sevgidir.
Melahat Hanım yalnızca evin hanımı değildi.
Yuvanın direğiydi.
Çocuklarının ilk öğretmeniydi.
Ailenin sessiz kahramanıydı.
Kimi zaman eşinin görev nedeniyle uzaklarda olduğu günlerde hem anne hem baba oldu.
Kimi zaman yoklukta sabretti.
Kimi zaman sıkıntıları içine attı.
Ama hiçbir zaman ailesinin huzurundan taviz vermedi.
Bugün Ahmet Aktaş’ın dilinden dökülen şu sözler aslında bir ömrün özeti gibidir:
“Allah herkese Melahat gibi bir eş nasip etsin.”
Çünkü bazı insanlar evlenir.
Bazı insanlar ise yuva kurar.
Ahmet Aktaş ve Melahat Hanım yuva kuran insanlardandır.
Özlem, Muhammed Ali ve Özge…
Onların en büyük eserleri çocukları oldu.
Çocuklarına yalnızca okul eğitimi değil, hayat eğitimi verdiler.
Dürüst olmayı öğrettiler.
İnsana saygıyı öğrettiler.
Devlet sevgisini öğrettiler.
Kimsenin hakkına girmemeyi öğrettiler.
Bugün üç evlat da üniversite mezunu olmuşsa bunun arkasında anne ve babanın yıllarca süren fedakârlığı vardır.
Bir baba için çocuklarının başarısından daha büyük bir servet yoktur.
Ahmet Aktaş’ın polis olma hikâyesi ise tam anlamıyla bir idealin peşinden gitmenin hikâyesidir.
Şeker Fabrikası’nda çalışırken polis arkadaşlarının anlattıkları meslek hikâyeleri yüreğinde yeni bir ateş yakmıştı.
Çünkü onun ruhunda devlet hizmeti vardı.
Milletine faydalı olma arzusu vardı.
Sonunda polislik sınavlarını kazandı.
Trabzon Polis Okulu’nu bitirdi.
Hayal ettiği mesleğe kavuştu.
Fakat onun polisliği sadece görev yapmak değildi.
İnsanlara dokunmaktı.
Mazlumun yanında olmaktı.
Devletin şefkat yüzünü göstermekti.
Görev yaptığı yıllarda Türkiye’nin birçok şehrini gördü.
İzmir…
Giresun…
Diyarbakır…
Malatya…
Karaman…
Her şehirde farklı insanlar tanıdı.
Farklı hayatlara dokundu.
Farklı hikâyelere şahit oldu.
Terörle Mücadele Şubesi’nde görev yaptığı yıllar kolay yıllar değildi.
Türkiye’nin zor dönemlerinden geçiliyordu.
Birçok polis gibi o da ailesinden uzak kaldı.
Çocuklarının doğum günlerini kaçırdığı oldu.
Bayram sofralarına yetişemediği oldu.
Gece yarısı gelen görev emirleriyle evinden ayrıldığı oldu.
Ama hiçbir zaman şikâyet etmedi.
Çünkü o görevini yalnızca maaş karşılığı yapılan bir iş olarak görmedi.
Devlete verilmiş bir söz olarak gördü.
Otuz üç yıl boyunca taşıdığı üniformanın hakkını vermeye çalıştı.
Bugün emeklilik yıllarında geriye baktığında, elinde milyonlarca lira olmayabilir.
Ama bundan daha değerli şeyleri vardır.
Temiz bir isim.
Şerefli bir geçmiş.
Dualar eden insanlar.
Vefalı dostlar.
Ve kendisine gururla bakan evlatlar…
Belki de bir insanın gerçek zenginliği budur.
Ahmet Aktaş bugün hâlâ memleketini aynı heyecanla sever.
Elazığ denince yüreği kıpır kıpır olur.
Harput’un türküleri kulaklarında çınlar.
Çocukluk günleri gözlerinin önüne gelir.
Kerpiç evler…
Tozlu sokaklar…
Mahalle arkadaşları…
Bayram sabahları…
Babasının nasihatleri…
Annesinin duaları…
Çünkü insan kaç yaşına gelirse gelsin, çocukluğunu taşıdığı memleketten kopamaz.
Ve Ahmet Aktaş’ın yüreğinde Elazığ her zaman ayrı bir yere sahiptir.
Bugün hayatının altmış altıncı yılında hâlâ aynı değerlere inanan bir Anadolu insanı olarak yaşamaktadır.
Bayrağını seveni sever.
Ezanına sahip çıkanı sever.
Devletine bağlı olanı sever.
İnsanları kökenine göre değil, karakterine göre değerlendirir.
Onun hayatı bize şunu göstermektedir:
İyi insan olmak için zengin olmaya gerek yoktur.
Büyük makamlar sahibi olmaya gerek yoktur.
Yeter ki dürüst ol.
Yeter ki vicdanlı ol.
Yeter ki ailene, vatanına ve insanlığa karşı görevini yerine getir.
İşte Ahmet Aktaş’ın bütün hayatı bu cümlelerin yaşayan bir örneğidir.
Bir kerpiç evde başlayan yolculuk…
Bir ömür süren mücadele…
Vefalı bir eş…
Hayırlı evlatlar…
Şerefli bir meslek hayatı…
Ve arkasında bırakılan tertemiz bir isim…
Her insana nasip olmayacak kadar kıymetli bir hayat…
Allah Ahmet Aktaş’a, kıymetli eşi Melahat Hanım’a, çocuklarına ve torunlarına sağlık, huzur ve bereket dolu uzun ömürler nasip etsin.
Çünkü bu toprakların asıl zenginliği; Ahmet Aktaş gibi dürüst, vefalı, merhametli ve devletine sadık insanların varlığıdır.
Dolayısıyla; ben Editör Yardımcısı Mehmet GÖKSELLİ olarak buradan böyle güzel ve örnek bir aile tablosunu tebrik ederken; kendilerine sağlık, huzur ve mutluluk dolu nice yıllar dilerim.
Kalın Sağlıcakla.
Mehmet GÖKSELLİ
Yardımcı Editör-Yazar-Denetmen















