Ne için varsın sen, ayna?
Bir yüzü göstermek için mi,
yoksa bir gerçeği saklamak için mi?
Kim koydu seni hayatın tam ortasına?
Hangi ihtiyaç,
insanı kendine bu kadar uzaktan bakmaya mahkûm etti?
Ayna…
Karşına geçmek kolaydır.
Bakmak da.
Ama görmek…
İşte orada başlar ağırlık.
Çünkü insan,
gördüğünü değil,
katlanabildiğini kabul eder.
Neleri görmek istedin bugüne kadar?
Peki ya her gün ustaca kaçtıkların?
Gözlerinin içine bakabildin mi mesela,
hiç kaçmadan,
hiç bahane üretmeden?
Ayna…
Sen bir yüz gösterirsin.
Ama insan,
kendi içindeki kırıkları sayar.
O yansıyan gerçekten sen misin?
Yoksa yılların törpülediği,
susmaların eksilttiği,
acıların şekil verdiği bir parça mı?
Gerçek “sen”
hiç sığar mı bir cama?
Bir bakışa,
bir anlık yansımaya?
İnsan dediğin;
geçmiştir,
yüklerdir,
susulmuş cümlelerdir.
Ayna bunları bilmez.
Gösteremez.
Gösterse bile
anlatamaz.
Ayna…
Bazen acıtır.
Çünkü sakladığını sandığın
her şeyin izini taşır yüzün.
O çizgiler…
Sadece yaş değil.
Biriken geceler,
yutulan kelimeler,
içine gömülen haykırışlardır.
Ve sen…
Onlara bakarken
sadece “yaşlandım” dersin.
Oysa gerçek,
çok daha derindir.
Ayna sana eksileni gösterir.
Ama asla anlatmaz
neden eksildiğini.
Bu yüzden bazen
bakmak değil,
bakmamak korur insanı.
Çünkü bazı yaralar
göründükçe değil,
unutuldukça hafifler.
Ayna…
Senin bir görevin yok aslında.
Sen sadece varsın.
Ama insan…
Senin karşısında kendini arar.
Bulamaz.
Ve en çok da buna kırılır.
Bil ki—
sen, yansıdığından ibaret değilsin.
Sen;
gördüğünden fazlası,
söylediğinden derini,
sustuklarının ağırlığısın.
Ve gerçek yüzleşme…
bir cam parçasında değil,
karanlıkta,
kimse yokken,
kendinle kaldığında başlar.















