İnsan, avucunda biriktirdiği rüzgârın hesabını yaparak başlar hayata. Henüz ilk nefeste havaya, ilk temasta bir tene tutunur. Bu, varlığın en çıplak ve en ilkel dürtüsüdür. Fakat zamanla bu masum tutunuş, yerini mülkiyetin karanlık dehlizlerine bırakır.
Sahip olduğumuzu sandığımız her şeyin aslında sadece içinden geçtiğimiz bir koridor olduğunu unutup, duvarlara çiviler çakmaya başlarız. Oysa hayat, parmaklarımızın arasından süzülen ince bir kumdur, ne kadar sıkarsan o kadar hızlı terk eder seni. Her yanlış tutunuş, bir sonraki doğruya yaklaşmanın sessiz provasıdır..
Tutunmak, çoğu zaman sevmekten değil, boşlukta kalma dehşetinden doğar. İnsan, kendi boşluğunu başkalarının varlığıyla yamamaya çalıştıkça, yamalar dikiş yerlerinden sökülmeye mahkûmdur.
Bu anatomik incelemenin en hazin organı, zihindeki “yarın” kurgusudur. Henüz yaşanmamış vedaların provalarını yaparken, şimdinin canım tazeliğini feda ederiz. Bir çiçeğin solacağından korkarak kokusunu içimize çekmeyi unutmak, varoluşun en büyük trajedisidir. Korku, gözlerimize çekilen bir perdedir, bizi koruduğunu sanırken aslında gerçeklikle aramızdaki o ince ve zarif bağı koparır. Tutunduğumuz dalı o kadar sert sıkarız ki, dalın canlılığını yok eder, onu kendi ellerimizle kuruturuz.
Gitmeye meyilli olanın ruhu, zaten çoktan valizini toplamıştır. Bir ruhu korkuyla esir almak, bir gölgeyi avuçlamaya çalışmaya benzer. Parmaklarını ne kadar sıkarsan sık, gölge hep o karanlık boşluktan sızıp gidecektir.
Tutunmanın anatomisinde, eller aslında birer pençeye dönüşür, şefkati öldüren, sarmalamayı boğan birer kelepçe. Oysa hakiki bağ, tutmakla değil, bırakmakla filizlenir. İki kıyı arasındaki köprü, uçlarına düğümlendiği için değil, o boşluğun üzerinde özgürce uzandığı için değerlidir.
Edebi bir sızıdır bu, birinin varlığını, onun yokluğu ihtimali üzerinden tanımak. İnsan, birini kaybetmekten korktuğunda, aslında o kişiyi değil, o kişiyle kurduğu kendi “benlik” sarayını kaybetmekten korkar. Yıkılacak olan saray değil, bizim o sarayın içine hapsettiğimiz kimliğimizdir. Bu yüzden her tutunuş, aslında kendimize attığımız bir çentiktir. Kendi merkezinden kaymış bir ruh, her zaman tutunacak dışsal bir dayanak arar ve o dayanak sarsıldığında kıyameti kopar.
Soyut bir boşluğun üzerinde yürüyen cambazlar gibiyiz. Altımızdaki ipin kopma ihtimali, ileriye attığımız adımların zarafetini çalar. Korkunun anatomisinde “hiçlik” başroldedir. Eğer kaybedeceğin bir şey yoksa, özgürsündür. Ama insanın doğası bu muazzam özgürlükten korkar. Bir şeye ait olmak, birinin yörüngesinde dönmek, belirsizliğin tekinsizliğinden daha konforlu gelir. Bu yüzden acı çekeceğimizi bilsek de o prangayı kendimiz bileklerimize takarız. Tutunmak, uçurumun kenarında dururken aşağı bakmamak için gözlerimizi sıkıca kapayıp yanımızdakinin elini kanatırcasına sıkmaktır.
Peki ya bırakmak? Bırakmak, anatomideki en zorlu cerrahidir. Kendi dokundan vazgeçmek, parçanın bütünden kopmasına izin vermektir. Ancak parmaklar gevşediğinde dünya genişler. Kaybetme korkusunun bittiği yerde, eşyanın ve insanın asıl sureti belirir. Artık o, sizin mülkünüz değil, kainatın bir parçasıdır. Ve garip bir şekilde, özgür bıraktığın her şey, sende kalması gereken en saf haliyle geri döner. Gerçek tutunuş, ellerin değil, ruhların bir hizada durmasıdır.
Tutunmanın anatomisindeki son sinir ucu “kabulleniştir” Kabullenilen her veda, insanın kendine dönüş yolculuğunun ilk durağıdır. Tutunmanın anatomisi bize gösterir ki, aslında ne bir tene, ne bir sese, ne de bir mülke borçluyuz varlığımızı.
Biz, bu dünyaya bir şeyler biriktirmeye değil, bir şeylerin içinden eksilerek geçmeye geldik. Korkunun bittiği o ıssız ve duru sahilde, kendimizle baş başa kaldığımızda anlayacağız ki, en büyük kayıp, bir başkasını kaybetmek değil, kaybetme korkusuyla geçen bir ömürde, kendi mucizeni hiç bulamamış olmaktır.























