Bir anne, çocuğunu dünyaya getirirken aslında kalbini bedeninin dışına bırakır. O günden sonra attığı her adımda biraz korku, biraz dua, biraz da tarifsiz bir sevgi taşır içinde. İşte bu yüzden bazı anneler çocuklarının etrafında görünmez bir çember gibi dolaşır durur. Düşmesin diye… Üzülmesin diye… Kırılmasın diye…
Adına bugün “helikopter anne” diyorlar.
Sabah okula giderken arkasından defalarca seslenen, montunu sıkıca ilikleyen, teneffüste üşür mü diye düşünen, gecenin bir vakti üstünü açmış mı diye odasına sessizce giren anneler… Aslında hepsi aynı duygunun esiri: Kaybetme korkusu.
Çünkü anne yüreği, dünyanın en hassas yeridir.
Ama bazen sevgi, fark etmeden bir kafese dönüşür. Çocuk düşmesin diye sürekli tutulan o el, bir süre sonra yürümeyi öğrenmesini zorlaştırır. Her sorununda önüne geçen anne, farkında olmadan çocuğun kendi gücünü keşfetmesine engel olur.
Oysa hayat; düşe düşe büyütür insanı.
Bir çocuk dizini kanattığında sadece canı değil, cesareti de büyür. Arkadaşıyla tartıştığında iletişim kurmayı öğrenir. Kaybettiğinde yeniden ayağa kalkmayı… Beklediği olmayınca sabretmeyi…
Her acının önüne geçen anne ise çocuğunun yaralarını değil, hayatla bağını geciktirir.
Belki de anneliğin en zor tarafı tam burada başlıyor: Korumak isterken biraz geri durabilmek… Sürekli yanında olmak yerine, ihtiyaç duyduğunda orada olacağını hissettirebilmek…
Çünkü çocuklar bizim değil; hayata emanetimiz.
Bir gün o küçücük eller elimizden çıkacak. Bizim yerimize karar veren sesimiz susacak. Ve onlar kendi yollarında yalnız yürüyecekler. İşte o gün geldiğinde, annesinin gölgesine değil; kendi ayaklarının gücüne ihtiyaç duyacaklar.
Belki de iyi annelik, çocuğun önündeki tüm taşları temizlemek değil… Yürürken tökezlediğinde yeniden kalkabileceğine inanmasını sağlamaktır.
Ve bazen bir anne için sevmenin en olgun hali, biraz geri çekilip sessizce izleyebilmektir. Çünkü gerçek sevgi; sadece sarılmak değil, gerektiğinde bırakabilmektir.
Sağlıcakla.














