Bir sabah uyanırsın ve o göğsünü daraltan, seni yerinde durduramayan heyecan, yerini dipsiz bir kuyu sessizliğine bırakmıştır. Artık renkler sadece birer dalga boyu, sesler ise havayı titreştiren kuru gürültülerdir. Bu hal, sadece bir isteğin sönmesi değil, içsel bir kütüphanenin raflarının aniden devrilmesi, harflerin mürekkebini kaybedip boş kağıtlara dönüşmesidir
Ruhundaki o devasa saat tıkırdamayı bıraktığında, zamanın akışkanlığı pıhtılaşmaya başlar. Eskiden güneşin doğuşuyla kurduğun hayaller, şimdi batmakta olan bir geminin güvertesinden izlenen silik ufuk çizgilerine benzer. Yelkenlerini şişiren o deli rüzgar çekilmiş, denizin ortasında, mutlak bir durgunluğun esiri olmuşsundur; ne ileri gidebilirsin ne de geriye dönecek mecalin kalmıştır.
İnsan, hevesini kaybettiğinde eşyalarla olan o gizli bağını da koparır. En sevdiğin kalem elinde yabancı bir odun parçasına, her gün geçtiğin o büyülü sokak ise sadece beton yığınlarına dönüşür.
Nesnelerin ruhu çekilir, geriye sadece madde kalır, soğuk, ruhsuz ve ağır. Dokunduğun her şey sanki parmak uçlarından sızan bir griye boyanır.
Bu durum, gökyüzünün aniden asfalta inmesi gibidir. Başını kaldırıp baktığın o sonsuz mavilik, ayaklarının altında çiğnenen kirli bir su birikintisidir artık. Yıldızlar sönmez belki ama senin onları görecek ışığın kalmamıştır. Kendi içindeki fenerin pili bitmiş, karanlığın ortasında el yordamıyla tanıdık bir his aramaya koyulmuşsundur.
İnsan, hevesi kaçınca sadece hayallerinden değil, kendinden de uzaklaşır. Aynaya bakarsın ama gördüğün kişiyle arandaki mesafe artmıştır. Çünkü heves, insanın kendine olan yakınlığıdır biraz da. Onu kaybedince, kendine bile misafir gibi hissedersin.
Hevesin kaçtığı o eşikte, kelimeler de sana ihanet eder. Eskiden bir şiirin mısrasında bulduğun o derin anlam, şimdi sadece birbirini izleyen anlamsız hecelerdir. Kalbindeki o ritmik vuruş, yerini tekdüze bir metronoma bırakır, heyecansız, tutkusuz ve sadece görev icabı atan bir et parçası.
Hayal kurmak, artık yokuş yukarı taş taşımak kadar zahmetli bir iştir. Zihnin, o geniş ve uçsuz bucaksız kırlarından çekilip dar bir koridora hapsolur. Bir zamanlar dünyayı değiştireceğine inanan o çocuk, şimdi sadece akşamın olmasını ve başını yastığa koyup hiçlikte kaybolmayı bekleyen bir yabancıya dönüşmüştür.
Heves, dediğin şey, kalbin çocuk hâlidir. Kolayca inanır, kolayca büyür ve en çok da kolayca incinir. Bir bakarsın, bir sözle kırılmıştır. Bir bakarsın, bir bekleyişte yorulmuştur. İnsan çoğu zaman büyük hayal kırıklıklarıyla değil, küçük ama sürekli eksilen umutlarla vazgeçer. İşte o an, hevesin usulca arkanı döner.
insanın varoluşuna eklediği en kıymetli baharattır. O gidince hayatın tadı, kokusu ve dokusu geri dönülmez bir şekilde bozulur. Sofradaki ekmek saman tadı verir, en neşeli şarkı bir ağıt gibi tınlar kulaklarında.
Belki de bu bir dinlenme halidir, ruhun kendi içine çekilip kış uykusuna yatmasıdır. Ancak o uykunun ne kadar süreceği, dışarıdaki baharın ne zaman geleceği belirsizdir. Kapıyı çalacak olan yeni bir tutkuya kadar, evdeki tüm ışıklar sönük, perdeler sımsıkı kapalıdır. İçeride sadece tozlu hatıraların sessiz dansı vardır.
Hevesin kaçması, insanın kendi hikayesinin kalemini elinden düşürmesidir. Sayfalar boş kalır, mürekkep kurur ve anlatı yarıda kesilir. Ama unutma ki, en derin sessizlikler bile bazen fırtına öncesi bir bekleyiştir. Yeter ki o sönen ateşi yeniden harlayacak küçük bir kıvılcımın, bir bakışın ya da bir kelimenin gelip seni bulmasına izin ver.
Ve bir gün, hiç ummadığın bir anda, içinden ince bir ses yükselir: “Belki…” İşte o “belki”, kaçan hevesin geri dönme ihtimalidir. Küçük, kırılgan ama yine de umut dolu… Çünkü insan, ne kadar yorulursa yorulsun, yeniden heves etmeyi öğrenebilen tek varlıktır.























