Karanlık bir denizin ortasında, sönmek bilmeyen bir fener ile o feneri taşıyan paslı bir kule gibidir insan. Zihin, o her yöne süzülen, sınır tanımaz ışık, beden ise tuzlu suların dövdüğü, yosun tutmuş o ağır gövdedir. Biri sonsuzluğa kanat çırpmak isterken, diğeri toprağın derin çekimine, o sessiz ve karanlık köke bağlıdır. Bu ikili arasındaki sessiz savaş, ilk nefesle başlar ve son nefesin soğuk gölgesine kadar sönmeyen bir kor gibi içten içe yanmaya devam eder.
Zihin, zamansız bir avcıdır, saniyelerin ötesine, henüz yaşanmamış baharların kokusuna ya da çoktan küllenmiş anıların tozlu raflarına süzülür. Hiçbir duvar onu tutamaz, hiçbir zincir onun hayal gücünü prangalara vuramaz. O, saf bir düşünce fırtınası olarak gökyüzünün en uç noktalarına tırmanırken, aşağıda bir yerlerde bedenin o hantal ve inatçı gerçeği çınlar. Beden, şimdiki zamanın dar hücresine hapsolmuş, acıyla kilitlenmiş, hazla çözülmüş bir maddedir.
Bedenin dili somuttur, o acıktığında bir çığlık, yorulduğunda bir feryat, yaşlandığında ise bir ağıttır. Oysa zihin, bu somut lisanı çoğu zaman anlamazlıktan gelen mağrur bir hükümdar gibidir. Beden yorgunluktan yere yığılmak üzereyken, zihin hala fethi yarım kalmış kalelerin haritasını çizer. Birinin yürüdüğü yol çamurlu ve dikenliyken, diğerinin süzüldüğü sema bulutsuz ve şeffaftır. Bu uyumsuzluk, insanın kendi içinde taşıdığı o bitmek bilmeyen gurbetin asıl kaynağıdır.
Aynaya bakıldığında görülen o yabancı yüz, zihnin kendine yakıştırdığı sonsuz gençliğin bir ihaneti gibidir. Çizgiler derinleştikçe, zihin şaşkınlıkla geri çekilir, çünkü o hala ilk uyanışın o berrak ve taze sabahında kalmıştır.
Beden, zamanın dişleri arasında ufalanan bir kaya parçasıyken, zihin o kayanın üzerine kazınmış ama asla silinmeyen bir şiirdir. Bu karşılaşma, insanın hem en büyük trajedisi hem de en derin estetiğidir. Geçiciliğin kalıcılıkla olan o tuhaf ve hüzünlü nişanı.
Bazen bu iki yabancı, kısa bir an için aynı notaya basar; bir aşkın yangınında ya da bir yaratım anının vecdinde et ve ruh birbirine karışır. O anlarda beden, zihnin soyut fikirlerine bir yuva; zihin ise bedenin hayvani itkilerine bir anlam olur. Ancak bu mütareke uzun sürmez. Çok geçmeden zihin, bedenin ihtiyaçlarını bir ayak bağı olarak görmeye başlar; beden ise zihnin sonsuz sorgulamalarından yorulup kendi sessiz, karanlık uykusuna çekilmek ister.
Zihin, ölümsüzlük iksirinin peşinde koşan bir simyacıdır; her düşüncede, her sanat eserinde kendinden bir parçayı zamansızlığa bırakmaya çalışır. Beden ise bu çabanın beyhudeliğini her eklem ağrısında, her ağırlaşan göz kapağında sessizce fısıldar. Biri “hep” der, diğeri “hiç”. Biri gökyüzüne bakıp yıldızları sayarken, diğeri sadece bastığı toprağın soğukluğunu hisseder. Bu çatışma, ruhun dar bir elbiseye sığdırılma çabasıdır.
Düşüncenin o keskin ve ince kılıcı, bedenin kaba kınında paslanmaya mahkum mudur? Yoksa beden, zihnin o yakıcı ışığının dünyayı tutuşturmasını engelleyen koruyucu bir kalkan mıdır? Belki de gerçek, bu iki kutbun birbirini yok etmeye çalışmasında değil, birbirinin varlığıyla şekillenmesinde gizlidir. Zihin bedensiz bir hayalet, beden ise zihinsiz bir heykeldir. İnsan, tam da bu iki uçurum arasındaki o ince ipin üzerinde yürüyen cambazın ta kendisidir.
Gecenin sessizliğinde, zihin yıldızlararası yolculuklara çıkıp evrenin sırlarını fısıldarken, kalbin o ritmik ve hayati vuruşu hatırlatır kendini: “Buradasın, bu etin ve kemiğin içindesin.” Bu bir hapishane ilanı mıdır yoksa bir aidiyet muştusu mu? İnsan, bu sorunun cevabını ömrü boyunca arar ama her bulduğunu sandığında, zihin yeni bir soru üretir, beden ise yeni bir sızıyla cevap verir.
Zihin ve beden arasındaki bu ezeli çatışma insanı insan kılan yegane sancıdır. Zihnin kanatları ne kadar uzağa giderse gitsin, bedenin kökleri o kadar derine iner. Bu iki kıyı arasındaki uğultulu boşlukta, bizler kendi hikayemizi yazarız.
Belki de ölüm, bedenle zihnin el sıkışıp birbirini serbest bıraktığı o büyük ve sessiz uzlaşmadır. O ana dek ne bu İki kıyının uğultusu bitecektir, ne de bu madde ve mananın ezeli dansı.























