Tarih sayfalarını karıştırdığınızda görürsünüz ki; çağının ötesinde düşünen, eğilmeyen, bükülmeyen ruhlar, pek çok dönemde haksız suçlamaların, sığ dedikoduların ve önyargıların hedefi olmuştur.
Sokrates’in, düşünceleri ve sorgulamaları nedeniyle Atina’da yargılanıp baldıran zehri içmeye mahkûm edilmesi; Galileo’nun, dönemin egemen anlayışıyla çelişen bilimsel görüşleri nedeniyle yargılanması… Tarih, benzer örneklerle doludur. Kendi küçük dünyalarında sıkışıp kalanlar, çoğu zaman farklı düşünen ve kendi çizgisinden ayrılmayan insanların duruşunu kabullenmekte zorlanmıştır.
Peki, o mahkemeler, o suçlamalar, o günlerin gürültülü ithamları bugün nerededir?
Tarih bize şunu gösterir: Zaman, geçici gürültüleri geride bırakır; geriye insanların nasıl bir duruş sergilediği kalır. Asıl güç, her tartışmaya cevap vermekte değil; gerektiğinde susabilmekte, sükûnetini koruyabilmekte ve kendi doğrultusundan ayrılmamaktadır.
İnsan geriye dönüp baktığında anlıyor ki; yaşanan her fırtına, her haksızlık, insanın kendi içindeki berraklığı korumasını sağlayan birer süzgeç olabilir. Hayatın kendi adaleti vardır. Kendi elleriyle gürültü çıkaranlar zamanın içinde geride kalırken, kendi yolundan sapmayanlar sabaha pencerelerini berrak bir huzurla açarlar.
Belki de insan biraz zeytin ağacına benzer. Yıllar onu eğip bükse de kökleri toprağa tutundukça, sessizce yaşamaya ve yeniden meyve vermeye devam eder.
Çünkü geriye ne rütbe kalır ne de geçici gürültüler. Geriye kalan; başı dik yaşanmış onurlu bir ömür, vicdanın sessiz tanıklığı ve yıllar geçse de değerini koruyan bir duruştur.
Belki de hayatın en büyük adaleti tam burada saklıdır: İnsan, sonunda kendisine ve km vicdanına karşı nasıl yaşadığını bilir.
Ve bazı cevapları zaman verir.















