Bitmez ki dondurma hikâyeleri…
DONDURMAM KAYMAK II
Dondurmayı çocukluğumdan beri çok sevdiğimi söylemiştim söylemesine de bu yaz bu sevginin başıma ne işler açtığından söz etmemiştim.
O büyülü yaz günlerinin olgun bir meyve tadındaki Ağustos ayıydı ve ben çok çok değil, katmerli mesuttum. Meleğim biricik torunum ile beraberdik ve beraber dondurma yiyordum.
Dondurmalar Atatürk Orman Çiftliğinin bilindik insanın yedikçe yiyesini getiren küçük kağıt bardaklardaki mis gibi sütlü sade dondurmasıydı.
Ancak dondurmalar bir gün önceden alınıp buzluğa koyulduğudan kaya gibi donmuştu. En çok sevdiğim kızkardeşim dondurmalarımızı getirdi, hepimize verdi, yiyebilmemiz için biraz zaman geçmesi, dondurmaların yenilecek hale gelmesini beklememiz gerekiyordu.
Bekledik de lakin demek ki yeteri kadar beklememişiz havanın da bunaltıcı sıcaklığının etkisiyle ye beni diye bana bakan yarı donmuş dondurmamı bir güzel yedim, üstüne de ılık sular içtim ki dondurma dokunmasın.
Gençler ertesi gün yapacağımız Ordu yolculuğu için Kızılay’a alışverişe çıktılar, ben gelemiyeceğimi dinleneceğimi söyleyip odama çekildim.
Bir saat kadar uyurla uyanık arası bir zamandan sonra öksürerek uyandım, Ama nasıl bir öksürük anlatamam, hırıltılı kesilmeyen bir öksürükle kan geliyor ağzımdan.
Başucumdaki kagıt havlu rulosuna uzandım can havliyle, şiddetli öksürük, hırıltılı bir nefes ve normal renkli bir kan boşanıyor ağzımdan. Hemen bir Besmele çekip şuurunu yokladım bilincim açık, o arada şiddetti öksürmemi duyan eşim koşup geldi ve beni o halde görünce o panikle gençleri aramış.
Ben kalktım lavobaya gittim o arada da düşünüyorum, ağzımdan gelen kan koyu renkli değil miğde kanaması olamaz, kalktım zor da olsa yürüdüm şuurum yerinde kalp krizi de olamaz ama o kadar kanama nedir ki derken, eşim tekrar yanıma koşturup ‘ambulans geliyor istiyor musun? Dedi, ben can hıraş ya iyiyim ambülanslık işim yok, hem öksürüğüm geçti, kanamam da yok’ dedim.
Telefon eden görevliye ambülans istemediğinizi söyledi, ne bilelim, biz sanıyoruz ki ambulansla hastaneye ancak ölümcül hastalar gider, iş öyle değilmiş.
Ağzımdan gelen kanlar da hiç azımsanacak kadar değilken üstelik.
Neyse o arada çocuklar geldi, onlar yönlendirmiş ambülansı, “niçin kabul etmediniz, şimdi salgın dönemi hastane hastane gezeceğiz şimdi’ dediler biraz öfkeli, durumuma üzülmüş çok korkmuş bir yüz ifadesiyle.
Neyse hemen arabayla Tandoğan’daki bir özel Hastanesiye gittik, saat beşi geçtiği için nöbetçi doktora durumu anlattık, benim tahminlerimi doğruladı “evet miğde kanaması değil, buzlu dondurma dokunmuş ondan olmuş, tedbir olarak göğüs hastalıkları doktoru görmeli, röntgen gerek ancak bizim göğüs hastalıkları doktorumuz çıktı, başka hastaneye gidin’ dedi.
Doktoru takdir ettim bizi oyalamadı gereksiz tetkiklerle. Oraya en yakın olan bir Üniversite Hastanesinin aciline gittik, hikâyeyi dinlediler ‘burası korona hastaları için eğer korona hastalarıyla birlikte aynı ortamda tedavi olmayı kabul ettiğinize dair şu belgeyi imzalarsanız size müdahale ederiz ama onların yanında yatarsınız’ dediler kabul etmedik ordan da ayrıldık.
Ben sürekli artık iyi olduğumu söylüyor eve dönelim diyordum ama dinleyen kim. Bu sefer de eve daha yakın bir devlet hastanesinesinin aciline gittik.
Ama ambülansla gitmediğimiz için kayıt ve muayene işlemlerimiz çok yavaş yürüdü tabi oğlum da ambülansı kabul etmeyiş acemiliğimize daha çok öfkeleniyordu belli etmese de.
Aman Allah’ım acilde durumlar ne kadar karmaşıktı, ateşlenen, havale geçiren çocuklar mı desem, eli ayağı yanmış haşlanmış insanlar, kavgada başı, kaşı yarılmış bıçaklanmış insanlar mı desen ne kadar kaza bela atlatmış insan varsa orda var.
Girişte biraz oturacak yer var, herkes içiçe burda oturuyor, duvardaki numaratörden sırası gelen herkes muayene odalarını önüne gidiyor daracık koridorda çift sıra ağrılı, sancılı, yanmış insanlar ayakta muayene sırası bekliyor, ağlayan, bağıran, inleyen, söven sayan, rahmetlş Levent Kırca parodisi gibi.
Salgın var diye zaten dar olan koridodaki bütün sandalyeleri kaldırmışlar herkes ağlaya inleye ayakta durmaya çalışıyor, tekerlekli sandalye filan da yok burası acil.
Güç bela sıra bana geldi bir bayan doktor suratını ekşiterek hikâyeyi dinledi, EKG, röngen, kan ve idrar tetkiki istedi.
Bütün bu tetkikleri yaptırırken çektiklerimi anlatsam başlıbaşına bir roman olur, röntgen alt katta bekle asansör gelmez, in çık heder oldum, tekrar doktorun kapısının önünde uzun bir bekleyiş, binbir zahmet sıra geldi girdik, muayene yok, steskopla nefes dinleme, ağıza boğaza bakma yok, bilgisayar ekranına baktı daha da ekşimiş bir surat, ya zatürresiniz ya korona’ dedi.
Hayır diye itiraz ettim ben korona değilim. “Tonsiyonunuz ölçülmemiş tekrar EKG odasına gidin, ölçtürün” dedi. Bende şafak attı bakın ben saatlerdir ayaktayım, artık takatim kalmadı gidecek halim yok, hemşire gelsin ölçsün” dedim. ‘Öyle bir hizmetimiz yok” dedi ters ters, buraya sağlam insan gelse ölür gider diye söylene söylene çıktık, tekrar sıraya girdik tıklım tıkış insanların içinden, tansiyon yüksek çıktı tabi, dolaşmaktan, ayakta beklemekten fırlamıştı, tekrar gudubet suratlı doktor hanımımızın odasının önündeki kuyruğa girdik ama ben benden geçtim açlıktan da ölüyorum ama ‘birşey yemeyin su da içmeyin’ denmişti.
Sevgili doktorum bedbin bedbin baktı yine suratıma hiç otur filan demiyor, ben çıkıp oturuyorum atlama beygiri kadar yüksek muayene yatağına güç bela, ülen hasta yatağı bu kadar yüksek yapılır mı? Türk kadınının standart boyu bir buçuk metre, Çağla Şikel mi gelip tırmanmadan yatacak bu yatağa?
İç sesimle sohbetteyim, neyse diyorum, doktor hanımın yorulmuş olabileceğini de hesaba katarak bu halini hoş görmeye çalışırken ‘sizi tansiyon takibi için gözetim yoğun bakımına alacağım’ demesin mi?
Ben iyiyim eve gidelim, bana soğuk dondurma dokundu, bir şeyim yok dedikçe bizimkiler inat etti beni o bölüme zorla götürüp teslim ettiler, yatırdılar.
Sol koluma damaryolu açıldı, parmağıma oksijen seviyesi ölçen mandal takıldı, sağ koluma da tansiyon takibi için belli aralıklarla durup çalışıp tansiyonumu ölçen holter bağlandı, kibarca yatağa bağladılar.
Açım, yorğunum ve ayakta durmaktan zaten ağrıyan dizlerim harap.
Arada hemşire gelip monitörden tansiyon takibi yapıyor, diyorum ki ‘Ben buraya neden gönderildim?
Ne kadar kalacağım? Kısaca “bilmiyorum” diyor hoppala. “Benim şekerim var ve çok acıktım kahvaltıyla duruyorum ne yapmalıyım bir şeyler yiyebilir miyim? diyorum, ‘doktorunuza sorun’ diyor ve gidiyor
Bir daha hoppala, nerden düştük bu cehenneme ah dondurma ah!
Yanımdaki yatakta yaşlı çok zayıf, sararmış bir hasta can çekişiyor ve bu beni çok olumsuz etkiliyor.















