Geçenlerde eski bir doğu filmi izliyordum; o duru sahnelerin, dingin hayatların içine dalıp gittim. Gözüme çarpan ilk şey; evlerin bahçeleri, o geniş avlular ve insanların arasındaki o sessiz mesafeydi… Herkesin bağı belli, bahçesi belli. Kimse kimsenin ensesinde yaşamıyor.
Sonra dönüp bugüne bakıyorum. Modern dünya bizi “konfor” adı altında birbirimizin üstüne yığdı. Şehrin o uçsuz bucaksız beton yığınlarına bir bakın… Balkonlar karşı karşıya, camlar neredeyse birbirine değecek. Bir asansöre biniyorsun, tanımadığın insanlarla omuz omuza kendi kapına ulaşmaya çalışıyorsun. Kapılar o kadar yakın ki; bir adım atsan ötekinin hayatındasın. Tıpkı mezarlıklar gibi… Hani o bir avuç toprak arayla dizilen mezar taşları vardır ya, daha ölmeden bizi o daracık mesafelere mahkûm ettiler.
Bakın, en lüks semtlere; o geniş korunaklı alanlara… Oralarda neden bu kadar kavga duyulmuyor? Çünkü insanların “alanı” var. Zenginlik aslında sadece bankadaki para değil; komşunun sesini duymama lüksüdür. Biz ise o beton ormanlarından kaçıp bahçeli yerlere geliyoruz, “Ayağım toprağa değsin” diyoruz ama burada da karşı komşuyla aramızda neredeyse bir el uzatımı mesafe var.
Perdeniz biraz açık kalsa, karşı komşu doğrudan sizin iç dünyanızda. Siz onu öylece görüyorsunuz; oturduğunu, kalktığını, hayatının her anını… Üst kattakinin en doğal halini, tesisatındaki suyun sesini evinin içinde duyuyorsun. Bir su patlasa aşağıya sızıyor; yaptıran yok, bakan yok. Bu bir yaşam değil, bir “tahammül testi.” Dünyanın en mutlu ülkelerine bakın; orada huzur var çünkü mahremiyet var. Bizde ise “özel” olan hiçbir şey kalmadı.
İnsan aslında özünde saf ve temiz bir varlıktır; ancak içine konulduğu kap onu şekillendiriyor. Bir akvaryuma haddinden fazla balık doldurursanız, o darlıkta birbirlerine saldırmaya başlarlar. Bugün mahkemelerin dolup taşması, insanların birbirine tahammülsüzleşmesi işte bu sıkışmışlığın sonucudur.
Şimdi anlıyorum ki; toprağa basmak yetmiyor. Çünkü bu durum, özgürlük dediğimiz kavramın aslında ne kadar büyük bir yanılsamaya dönüştüğünü gösteriyor. Kendi evimizde bile güvende değiliz; karşı balkonda kim oturuyor? Kim bizi izliyor? Yazın ne yapar, kışın neyle uğraşır? Herkes herkesin hayatının içinde mecburi bir gölge…
Mesele sadece ayağının toprağa değmesi değil; ruhunun o toprak kadar hür kalabilmesidir. Kapıların omuz omuza, bakışların iç içe olduğu bu dünyada; ruhumuzu o ilk günkü saflığında tutmak artık en büyük lüksümüz haline geldi.
Nezahat Göçmen















