Siyonistlerin, İsrail’i kurdukları ilk günden beri tazyikleri devam ediyor! Kara planlarındaki Ortadoğu’da yayılmacı politikalarına adım adım devam ediyorlar! Yıllardır yazdığımız makalelerde ne demiştik; “Bu Siyonistler, Irak’a, Suriye’ye ve İran’a saldırdıktan sonra Türkiye’yi hedef alacak!” Rahmetli Erbakan’ın dediği gibi…
Ve ağızlarından o baklayı çıkardılar:
Şu günlerde sürmekte olan İsrail-İran savaşı daha bitmeden bazı Amerikalı ve İsrailli en üst düzey Bürokrat ve Siyasetçilerin pervasızca “Sıra Türkiye’de!” demelerini basından okuyor ve ibretle izliyorsunuz, değil mi!
İsraillilerin bu tür hezeyanları sadece Türkiye ile sınırlı olmayıp Netenyahu’nun şu sözü zaten her şeyi açıklıyor; “İran Şii eksenini engelleme sürecindeyiz. Bir diğeri ise radikal Sunni eksen olacak!”
Bu vahim durum karşısında hepimizin aklına gelen soru şu olsa gerek;
“Türkiye Suriye vasıtasıyla İsrail’e sınır olduğuna göre, bunu hazmedemeyen İsraillilerin, bizi tehdit edercesine verdikleri beyanatlara bakılırsa, bizimle çatışmayı kafaya koymuşlar demektir. Peki, stratejistlerin yorumuna göre de, böyle bir olasılık karşısında Türkiye’nin ne yapması ve nasıl bir tedbir olması gerekiyor?”
Bu sorunun cevabını siz kendinizce düşüne durun, biz şöyle bir örnekle cevaplamaya çalışalım:
1974 yılıdır ve bir anda dünya Hindistan’ın nükleer deneme yaptığını duyar!
Komşusu olan ve sorunlar yaşayan Pakistan şoktadır!
Halk korkuyor, Siyasiler şaşkındır.
Ancak biri vardır ki bu durumu dert edinir!
Avrupa’da yaşayan Pakistanlı bir Mühendis akleder!
Adı: Q. Abdullah Khan’dır.
Hollanda’da çalıştığı nükleer santralden zenginleştirme santrifüjlerinin planlarını ölümü göze alarak ele geçirir.
Pakistan’a döner.
Hiçbir şey yoktur; Ne laboratuvar, ne teknoloji, ne malzeme.
Abdullah şu sözle yola koyulur:
“Gerekirse ot yeriz ama bu nükleer bombayı yaparız.”
Onun öncülüğünde Pakistanlılar bir çölün ortasında gizli bir laboratuvar kurarlar.
Pakistanlı mühendis ve bilim insanları gece gündüz çalışır.
Yurt dışından ağır bir ambargo vardır lakin Pakistan’ın başka şansı yoktur.
Ekipmanlar parça parça kaçak yollarla Pakistan ajanları tarafından getirilir.
Her başarılı testin ardından laboratuvarda tekbir sesleri yükselir.
Çünkü bu sadece bir nükleer bomba değil, bir milletin onur savaşıdır. Tabiri caizse:
“Yok edilemeyeceğiz” demenin bilimsel yoludur.
Ve tarih: 28 Mayıs 1998’dir!
Pakistan, Belucistan’da yerin altında 5 nükleer bomba patlattığını duyurur!
Bu haberi duyan tüm dünya titrer!
Q. Abdullah Khan kameralar karşısında sadece şunu söyler:
“Bu zafer milletindir. Sadece görevimi yaptım.”
Onun sayesinde Pakistan artık nükleer caydırıcılığa sahiptir.
Hiçbir komşu yahut düşman devlet artık kolayca savaş planı yapamaz.
O gün Q. Abdullah Khan sadece bir bilim adamı yahut Mühendis değil
Milletin babası ilan edilir.
Aziz ruhu şad olsun.
…
Şimdi bu örnekten yola çıkarak makalemizi şöyle bağlayalım;
Eğer ‘Düşmanınızın silahıyla silahlan’mazsanız, başaramazsınız!
Bugünün küresel güç olabilmek için Nükleer silaha sahip olmak gerektiğini görüyoruz değil mi! Bu silaha sahip olanlar başkalarının da bunu edinmesine karşı çıkarak parmak sallıyorsa, o zaman başka yöntemleri denemek lazımdır.
Mesela ilk defa benden duyacağınız bir öneri sunayım ilgili ve yetkili makamlara;
Küresel çıtayı Pakistan yakalamış mı; evet. Pakistan bizim dostumuz mu; evet. O halde öyle bir askeri anlaşma yaparsınız ki içinde Nükleer Silah desteği vermekte olsun! Yeter ki akledin…
Boş hamasi sözler üretmek ve rehavete düşmek yerine icraata koyulmak lazımdır…
Hiç bir zalim ölümsüz, hiç bir zulüm baki değildir, yeter ki siz samimi ve tedbirli olun…
Mete Han’dan başlayarak, tarih boyunca hiç bir millet bileğimizi bükemedi. Aziz Türk Milleti; her defasında düşmanlarına nasıl diz çöktürdüğü aşikardır ve yeter ki damarlarında taşıdığı o asil kanı hatırlayıp ülkeyi her şartlarda türlü senaryoya hazırlasın… Zira bize ‘Çılgın Türkler!’ derler, siz anladınız…















