SENİ GİDİ SİVRİSİNEK SENİ!..
Gece yine sivrisineklerle amansız bir mücadele içindeydim.
Tam uykunun o huzurlu kollarına bırakılacakken, kulağımın dibinde yankılanan o bozuk senfoniyi duyuyor ve çaresizce kendi kendimi tokatlıyordum. Artık kendi kendime attığım tokatların acısına mı yansam, yoksa şu sivrisinek azabına mı sövüp saysam, bilemedim.
Gözüm saate ilişti; vakit gece yarısını çoktan geçmiş, sabaha karşı 03.45 suları…
İçimi yakan bir susuzlukla uyandım. Işığı yakmaya üşenip, karanlığın içinde çıplak ayaklarımla mutfağa doğru süzüldüm.
Seramik zeminin tabanlarıma değen o serin dokunuşu, gecenin hararetine adeta bir merhem gibi geldi. Sokak lambasının mutfak penceresinden sızan solgun kış ışığı eşliğinde, tezgahtaki sürahiden bardağıma su doldurdum.
Tam suyu lıkır lıkır yudumlarken, ayak parmaklarımın ucunda tuhaf bir karıncalanma, tekinsiz bir kıpırtı hissettim. İçimden bir ürperti geçti; “İnşallah aklıma gelen, ayaklarıma gelmiyordur,” diye dua ettim.
Elektrik düğmesine parmak ucumla dokunmamla karanlığın yırtılması bir oldu.
”Allah’ım!..” diye bir çığlık kopardım gecenin sabaha kavuştuğu o tekinsiz anlarda.
İri kara böcekler, ışığın dehşetiyle dört bir yana kaçıştılar.
Tıpkı çocukluğumdaki o eski, karanlık korku sahnesi yeniden canlanmıştı önümde… İçimdeki o köklü fobinin uyanmasıyla, uyku sersemi ışığı yakmamış olmanın pişmanlığı birbirine karıştı. O panikle elime ne geçirdiysem acımasızca vurdum yere.
Zaten ne zaman alt komşum evini ilaçlasa, binanın tüm mülteci böcekleri son nefeslerini vermek için benim evimi bir sığınak bellemiş gibi yardıma koşarlardı.
Yeniden yatağa döndüm dönmesine ama uyku çoktan bir buhar olup uçmuştu penceremden.
Ben de teslim oldum bu uykusuzluğa; zamanın akışını unutmak, gecenin kalanını eritmek için elime bir kitap aldım ve sayfaların arasında kayboldum.
Kalın sağlıcakla…
Emine Pişiren / Akçay















