Papatya, toprağın unuttuğu bir gülüşün beyaz yankısıdır. Sarı kalbiyle güneşi küçük bir sır gibi saklar. Onu ilk gördüğümde, sanki dünya kendi sessizliğini bir çiçeğe dönüştürmüş de konuşmayı bırakmış gibidir. Bir papatya, bakana değil, bakışın ardındaki boşluğa açar kendini.
Rüzgârın ince parmaklarıyla okşandığında, papatyalar birer hatıraya dönüşür. Sanki her biri, geçmişin kıyısında unutulmuş bir yaz gününü geri çağırır. Kokusu yok denecek kadar hafiftir ama yine de insanın içinde bir yerleri usulca doldurur. Görünmeyen bir boşluğu, adı konulmamış bir eksikliği.
Yapraklarını koparırken, bir hazine sandığının kilidini açar gibi hisseder insan. İçeriden yayılan koku, kayıp anıları, unutulmuş rüyaları çağırır. Kokladığınızda, içinizi saran bir huzur, ruhu okşayan bir ezgi gibidir papatya.
Bir papatya tarlasına uzandığında insan, gökyüzüyle yer değiştirir. Bulutlar aşağı iner, çiçekler yukarı çıkar. O an, gerçeklik ince bir zar gibi yırtılır ve insan, kendi içindeki çocukla göz göze gelir. Çünkü papatya, büyümeyi reddeden bir zaman parçasıdır.
Seviyor, sevmiyor diye koparılan yapraklar, aslında kalbin kendiyle oynadığı bir oyundur. Papatya burada sadece bir araçtır, kaderin masum bir tercümanı gibi. Her koparılan yaprak, bir ihtimali öldürür, ama aynı anda yeni bir umudu doğurur.
Toprağın sabrıyla büyür papatya; acele etmez, yarışmaz. Onun varlığı bir isyan değil, bir kabulleniştir. Belki de bu yüzden en sade çiçektir o. Gösterişsiz ama inatçı, sessiz ama derin. Bir papatya, var olmanın en yalın hâlidir.
Geceleri papatyalar uyur mu bilinmez ama ay ışığında daha başka görünürler. Beyaz yaprakları, karanlığın içinde küçük fenerler gibi parlar. Sanki geceye karşı kurulmuş sessiz bir direniştir bu. Işığın karanlığa fısıldadığı bir sır gibi.
Bir papatyayı eline aldığında, aslında bir anı tutarsın. Çocukluğun, ilk aşkın ya da henüz yaşanmamış bir hayalin ağırlığını hissedersin avucunda. Çünkü papatya, zamanın lineer akışını bozarak geçmişi ve geleceği aynı anda taşır.
Kırılgandır papatya ama bu kırılganlık bir zayıflık değil, bir estetik biçimidir. İnce sapı, dünyanın sertliğine karşı bir şiir gibi durur. Belki de bu yüzden, en çok da incinen ruhlara yakışır papatyalar.
Ve belki de papatya, suskunluğun en zarif biçimidir. Söyleyecek çok şeyi olup da kelimelere sığdıramayanların çiçeğidir o. Birinin avucuna bırakıldığında, aslında bir cümle değil, bir duygunun tamamı teslim edilir. Bu yüzden papatya, konuşmadan anlaşmanın, eksilmeden paylaşmanın beyaz dilidir.
Sonunda papatya solar, yaprakları düşer ve toprağa karışır. Ama bu bir son değil, bir dönüşümdür. Çünkü her papatya, öldüğünde bile yeni bir başlangıcın tohumu olur. Ve insan, her baktığında, kendi içindeki bitmeyen döngüyü hatırlar.






















