Akıl Pazarı
“Akıl pazara çıkmış, herkes geri kendi aklını almış” derdi annem.
Çocukken bu sözün içindeki o kalabalığı hayal ederdim. İnsanların panayır yerlerinde ellerinde kendi düşünceleriyle dolaştığını, birbirinin zihnine bakıp sonra sessizce kendi yoluna gittiğini düşünmek büyüleyici gelirdi. Neden kimse bir başkasının parlayan fikrini alıp gitmiyordu?
Şimdi bakınca anlıyorum; “Daha iyisi” dediğimiz şey ne?
Kime göre daha iyi? Neye göre?
Bir insan sayılarla düşünür, dünyayı formüllerle çözer.
Bir başkası bir tuvale bakar ve kimsenin göremediğini görür.
Bir çiftçi toprağa eğilir, zamanı bilir, mevsimi tanır ve bir tohumdan hayat çıkarır.
Şimdi hangisinin aklı daha iyi?
Mesele tam da burada düğümleniyor.
Çünkü akıl dediğimiz şey tek tip değil. Tek bir ölçüsü yok. Herkesin aklı, kendi hayatına göre şekilleniyor. Gördüğü, yaşadığı, öğrendiği kadar.
Bu yüzden insanlar o pazara gider. Bakar, dinler, tartar. Ama sonunda şunu fark eder ya da fark etmeden yapar:
Başkasının aklıyla yaşamak mümkün değildir.
Çünkü o akıl, başkasının hayatına göre kurulmuştur. Onun korkularına, alışkanlıklarına, deneyimlerine göre… İnsan en fazla etkilenir; bir cümle alır, bir bakış açısı ödünç alır ama bütünüyle başka bir aklı taşıyamaz.
O yüzden o söz aslında çok gerçekçidir.
Akıl pazara çıkar, evet. İnsanlar birbirine temas eder. Ama kimse elindeki aklı bırakıp yerine yenisini koymaz. En fazla şunu yapar:
Kendi aklını biraz düzeltir, biraz genişletir.
Sonra yine onu alır ve yoluna devam eder.
Akıl pazara çıkar.
Herkes dolaşır.
Ama herkes yine kendi aklıyla döner.













