İnsanlık tarihi, ne yazık ki kesintisiz bir barış dönemiyle değil, savaşların, cephelerin ve yıkımların kronolojisiyle örülü. Dünyanın neresinde bir toprak parçasından kan sızsa, zihnimiz o kadim soruya geri dönüyor: Biz neden savaşıyoruz? Bu amansız yok etme arzusu, insanlığın doğuşunda, o ilk kırılma noktasında, Habil ve Kabil’in trajedisinde mi saklı?
Kutsal anlatılar, yeryüzünün ilk cinayetini iki kardeşin hikayesiyle aktarır. Kabil’in içindeki kıskançlık, hırs ve öfke, kardeş katili olmanın kapısını aralamıştır. Çoğu zaman bu anlatıyı, insanlığın şiddetle olan ilk tanışması ve o günden bugüne devralınan karanlık bir “miras” olarak okuma eğilimindeyiz. “Kanımızda var” deriz, “İlk günden beri böyleyiz” diyerek suçu bir nevi kaderin sırtına yükleriz.
Ancak savaşları ve insanın insanı katletmesini sadece Habil ve Kabil’den kalan genetik veya ruhsal bir miras olarak görmek, kolaya kaçmaktır. Bu bakış açısı, insanı kendi eylemlerinin sorumluluğundan muaf tutar, cepheleri açan iradeyi görünmez kılar.
Habil ve Kabil’in hikayesi bize biyolojik bir zorunluluğu değil, insan psikolojisinin iki temel kutbunu anlatır. İçimizde hem Habil’in masumiyeti, paylaşma arzusu ve barışçıllığı; hem de Kabil’in hırsı, mülkiyet tutkusu ve öfkesi yaşar. Savaşlar, Kabil’in mirası olduğu için değil; modern dünyanın sistemleri, ideolojileri ve güç odakları içimizdeki Kabil’i besleyip kışkırttığı için patlak verir.
Bugün modern dünyadaki çatışmalara bakın. Sınırlar, petrol yatakları, ideolojik üstünlükler ve jeopolitik hamleler… Hepsi Kabil’in o günkü “benim kurbanım neden kabul edilmedi?” sorusundaki o ilkel, hazımsız kibirden besleniyor. Ama arkasında devasa sanayiler, politik kararlar ve bilerek inşa edilmiş düşmanlıklar var. Yani şiddet bir genetik kod değil, toplumsal ve siyasal olarak üretilen bir tercihtir.
Eğer insanlık sadece Kabil’in mirasçısı olsaydı, bugün yaraları sarmaya çalışan hekimleri, barış için gövdesini siper edenleri, ekmeğini paylaşanları açıklayamazdık. Bizler Habil’in de mirasçısıyız.
Savaşmak, insan olmanın kaçınılmaz bir kaderi değildir. Habil ve Kabil anlatısı, insanlığın önüne serilmiş ilk büyük aynadır. O aynaya bakıp “biz buyuz” diyerek teslim olmak yerine, içimizdeki Kabil’i evcilleştirmeyi, Habil’in sesini çoğaltmayı seçmek zorundayız. Çünkü ilk cinayetten bu yana geçen binlerce yıla rağmen, insanlığın en büyük sınavı hala aynı: Elindeki taşı yere bırakacak mısın, yoksa kardeşine mi fırlatacaksın?















