Kadim dünyanın üstüne titrediği o görünmez örtü, çağın rüzgârıyla santim santim çekiliyor üzerimizden. Bir zamanlar gökyüzünü yeryüzünün şahidi kılan, taşa ve toprağa hürmet bahşeden kutsallık hareleri, mekaniğin, görünürlüğün ve hızın acımasız ışığı altında berraklığını yitiriyor.
Varoluşun derinliklerinde saklı duran o sırlı bahçe, gündeliğin sıradan ayak izleriyle çiğnendikçe toprağının bereketini kaybetmekte. Kutsal olan, artık sığınılan bir liman değil, sergilenen, tüketilen ve hızla eskitilen bir imgeye dönüşüyor. Oysa kutsal olan, insanın hayatında görünmeyen bir sütun gibidir. Gözle tutulmaz ama üzerine anlamın çatısı kurulur.
Bir toplumun kutsalları yalnızca camilerin kubbelerinde, mezar taşlarında ya da eski kitapların sararmış sayfalarında yaşamaz. Sofrada ekmeğe gösterilen hürmette, büyüğün elinin öpülmesinde, komşunun kapısının çalınmasında, bir cenazenin ardından susabilme erdeminde de kendini gösterir.
Göğün maviliğinden, akşamın alacasından ya da bir atanın suskunluğundan devşirilen o hürmet halkası kırıldığında, eşya manasını yitirip merhametsiz bir objeye, insan ise o objeyi parmağının ucuyla tüketen bir faniye dönüşür. Kutsalın aşınması, doğrudan insanın kendi derinliğini haritadan silmesidir.
Zaman, bazı değerleri sessizce aşındıran bir rüzgâra dönüşür. İnsan, dün başını eğerek geçtiği şeylerin bugün üzerinden atlayarak geçmeye başladığında, yalnızca davranış değişmez, toplumun anlam haritasında da çatlaklar oluşur.
Kutsal olanın aşınması özellikle dilin değişiminde kendisini ele verir. Anne, baba, öğretmen, komşu, misafir, yaşlı gibi kelimelerin taşıdığı eski ağırlık giderek hafiflediğinde, kelimeler yalnızca sözlükte değil, insanların zihninde de yer kaybeder.
Bir zamanlar “misafir” denildiğinde evin kapısı açılır, sofra genişlerdi, bugün ise misafir, kimi zaman zamanın ve konforun önünde duran bir yük gibi algılanabiliyor. Oysa misafirperverlik yalnızca bir kültürel alışkanlık değil, insanın kendisinden başka birine yer açabilme kapasitesiydi.
Türk halkının hafızasında kutsal, hiçbir zaman yalnızca teorik bir doktrin olmadı. O, ekmeğin kırıntısında bile yaşayan canlı bir ruhtu. Yere düşen bir ekmek parçasını öpüp alnına koyan o kadim refleks, maddenin ötesindeki nimete ve onu verene duyulan sonsuz saygının ifadesiydi. Bugün ise ekmek, ambalajının estetiği kadar değerli, tarladaki terin ve gökten inen bereketin duası, yerini market raflarındaki muazzam israfa ve nesnenin soğuk değersizliğine bıraktı. Ekmek öpülmüyor artık, çöpe süzülen sıradan bir kaloriye indirgeniyor.
Kutsal olanın özündeki “hiçlik” ve “tevazu” arayışı, yerini nesnelerle ve ritüellerle güç devşirme arzusuna bıraktı. Şekil büyüdükçe ruh küçüldü, semboller çoğaldıkça anlam buharlaştı.
Yine de kutsal olan tamamen kaybolmuş değildir, yalnızca kalabalığın gürültüsü altında daha sessiz konuşmaktadır. Belki de mesele geçmişe dönmek değil, geçmişten geleceğe taşınabilecek özü yeniden bulmaktır. Çünkü toplumlar yalnızca yollar, binalar ve teknolojilerle ilerlemez, anlamlarını koruyabildikleri ölçüde ayakta kalırlar.
Kutsal olanın erozyonu, aslında insanın kendi içindeki yüksekliği kaybetmesidir. Bir toplum, neye saygı duyacağını, neyi koruyacağını, hangi sınırın önünde duracağını unutursa, sonunda her şeyin değeri birbirine karışır. Oysa insanı insan yapan, her şeye sahip olmak değil, bazı şeylerin karşısında hâlâ susabilmek, eğilebilmek ve “buna dokunma” diyebilmektir.
Kutsal olan belki de tam burada başlar: Gürültünün ortasında, insanın içinden yükselen o eski ve derin sessizlikte.















