İnsan ruhunun en büyük sessiz devrimi, bir sabah aniden göğsün kafesinde çakan o tek parlak kıvılcımla başlar: Farkındalık. İnsan bazen kendi içine açılan bir kapının önünde durur ve o kapıyı açtığı anda, geride bıraktığı dünyanın bir daha eskisi gibi görünmeyeceğini bilmeden içeri girer. Farkındalık da böyledir
Uzun bir uykunun ardından gözlerini aralayan ruh, etrafını saran karanlığın aslında sadece cehaletin ve alışkanlıkların kalın örtüsü olduğunu anlar. Carl Gustav Jung’un dediği gibi ‘’Dışarıya bakan rüya görür, içeriye bakan uyanır.”
Farkındalık, ruhun karanlık bir odada ansızın yanan ışığıdır. Işık yandığında odadaki eşyalar değişmez, fakat insan artık onları başka türlü görür. Daha önce adına kader dediği şeyin korku, alışkanlık dediği şeyin kaçış, suskunluk dediği şeyin bastırılmış bir çığlık olduğunu fark eder. Ve bir kez gören göz, görmemiş gibi yapamaz.
Bir kez idrakin ışığıyla temas eden zihin, o andan itibaren geçmişin konforlu ama dar kalıplarına asla sığamaz. Bu uyanış, sıradan bir rüyadan uyanmak gibi değildir. zihnin koridorlarında yankılanan ve varoluşun dokusunu değiştiren içsel bir sarsıntıdır.
Farkındalık süreci, ruhun dönüşümünü anlamada mütevazı bir rehberdir. Bir resmi oluşturan figür ile arka plan arasındaki ilişkiyi bir kez çözen zihin, bir daha asla o resmi eski dağınık haliyle göremez. Zihnin kırılan aynalarında beliren o yeni hakikat, bilişsel şemaları kökten sarsar.
İçimizdeki karanlık labirentlere düşürülen bir fener misali, farkındalık sirayet ettiği her köşeyi dönüştürür.. Ruh, aydınlanan bu coğrafyada geri adımlar atamaz, çünkü geride bırakılan yol, ışığın taşıdığı yakıcı hakikatle silinmiştir.
Bir kozanın kabuğunu çatlatıp özgürlüğe kanat çırpan kelebeği düşünün. Kanatları rüzgârı bir kez hissettiğinde, o dar ipek hapishaneye dönmesi fiziken ve ruhen imkânsızdır. Kırılan bir yumurta kabuğu nasıl ki parçalarını yeniden birleştirip eski korunaklı küreselliğine bürünemezse, uyanan ruh da kendisini çevreleyen eski savunma mekanizmalarına geri dönemez. Dönüşüm, yıkıcı ama iyileştirici bir mimaridir.
Bir zamanlar coşkuyla sığındığımız sığ sohbetler, bizi biz yapan eski alışkanlıklar veya aynada karşılaştığımız o eski bakış… Hepsi, üzerimize artık birkaç beden küçük gelen eski bir elbise gibi kalır. İnsan, kendi eski haline bir yabancı gibi bakar. Onun saflığını, cehaletindeki o huzurlu körlüğü hatırlar ama asla o elbiseyi yeniden giyemez. Çünkü kazaen dokunulan her yeni hakikat, ruhun kumaşını genişletmiştir.
Ruh da farkındalık denizine karıştığında asla aynı sularda yıkanamaz. Sığ bir birikintide yüzmeye alışkın olan ruh, engin denizlerin derinliğini ve fırtınasını bir kez tattığında, artık o küçük su birikintisinde boğulur. Suyun kaldırma kuvveti gibi, idrakin gücü de insanı sürekli yukarıya, daha geniş bir ufka doğru çeker. Zihinsel yerçekimi bile bu yeni hafifliğe karşı duramaz.
Tabii ki bu yeni hal, beraberinde yalnızlığın sarp dağlarını ve sorumluluğun ağır yükünü getirir. Etrafındaki insanların henüz uyanmadığı bir dünyada uyanık kalmak, tek kişilik derin bir gurbettir. Ancak bu gurbet, ruhun kendi iç evine dönüşüdür aynı zamanda.
Farkındalık kazanan insan artık “kurban” rolünü oynayamaz, kendi yaşamının yazarı, kendi hikâyesinin sorumlusu olmak zorundadır. Bu kaçınılmaz bedel, özgürlüğün en zarif unvanıdır.
Nihayetinde, uykudan uyanmış bir ruh artık eski aynalara sığmayan yenilenmiş bir çehredir. O, geçmişin küllerinden doğan ama geçmişe bir daha asla benzemeyen kutsal bir simyadır. Camın bir kez ateşte eriyip yeni bir biçim alması gibi, farkındalık ateşiyle şekillenen ruh da kendi muazzam dönüşümünü tamamlamıştır. Artık geriye dönüş yoktur. Sadece daha derin, daha dingin ve hakikatin kalbinde atan yepyeni bir varoluş vardır.















