BİR ZAMANLAR…
Bir zamanlar sokak aralarında yankılanan çocuk kahkahaları vardı; anneler, pencereden seslenirdi.
Bir zamanlar, akşam sofralarının etrafında bir araya gelirdi aileler; göz göze bakışlarda, sözsüz bir anlaşma olurdu.
Bir zamanlar, insana en çok insan iyi gelirdi.
Şimdi ise, parmak uçlarımızın ucunda kaybolan bir evrenin içindeyiz.
Adına “dijital dünya” diyoruz; sınırsız özgürlük vaat eden, fakat görünmez zincirlerle ruhlarımızı saran bir dünya.
Bugün, dostluklarımızın büyük kısmı ekran ışığının soğuk yüzünde kuruluyor. Birbirimizin gözlerinin içine bakmak yerine, mesajlaşma kutucuklarına emanet ediyoruz sevgimizi.
Bir fotoğraf beğenisiyle ölçülür oldu dostluğun kıymeti; bir “çevrim içi” göstergesiyle var sayılır olduk.
Oysa insan, bir kalbin atışını duymadan, bir elin sıcaklığını hissetmeden, gerçek anlamda var olabilir mi?
Dijitalleşme bize zaman kazandırdı belki, ama aynı zamanda en değerli hazinemizi çaldı:
Anlarımızı.
Bir kahve yudumunun kırk yıl hatırı vardı, şimdi ise kahveyi içmeden önce çekilen bir fotoğrafın hatırına yaşıyoruz.
Anı yaşamak yerine, anı kaydetmeye odaklanıyoruz.
Böylece hayatın kendisini değil, gölgesini biriktiriyoruz.
Sahi, biz ne zaman bu kadar uzaklaştık kendimizden?
Bir çocuğun gözlerindeki ışığı fark edemeyecek kadar meşgul olduğumuzda mı?
Ya da yaşlı birinin anlattığı hatıraları dinlemek yerine ekrana gömüldüğümüzde mi?
Belki de insanlığımızı, küçük kırıntılar halinde, fark etmeden yitirdik.
Ne dersiniz?
Dijital dünyanın içinde kaybolmak zorunda değiliz.
Belki de bu çağın en büyük cesareti, çevrimdışı kalabilmek. Bir günlüğüne telefonlarımızı kenara bırakabilsek, belki yeniden hatırlayacağız: Dokunmanın, hissetmenin, gerçekten dinlemenin değerini.
Belki yeniden fark edeceğiz ki, bizi “insan” yapan şey, hiçbir ekranın veremeyeceği kadar derin bir bağdır.
Öyle değil mi?
Emine Pişiren Akçay
@herkes















