Bazı fotoğraflara birkaç saniye bakar, geçeriz.
Bir ambulansın önünde bekleyen insanlar, yıkılmış bir binanın başında duran yaşlı bir adam, hastane koridorunda duvara yaslanmış bir anne, yangından geriye kalan bir ev ya da yağmurun altında ekmek sırası bekleyen insanlar…
Bizim için bazen yalnızca bir kareden ibarettir.
Oysa o fotoğrafın içinde yaşayan biri için hayat, tam da o anda ikiye ayrılmıştır: Fotoğraftan önce ve fotoğraftan sonra.
Gazetecilik yaparken insan bunu zamanla daha iyi anlıyor.
Bir olay yerine gittiğinizde herkes aynı şeyi görmez. Vatandaş kalabalığı görür, güvenlik görevlisi olay yerini, gazeteci ise haberin peşindedir. Fakat yıllar geçtikçe insan şunu fark ediyor: Asıl mesele gördüğünüz şeyi herkesten önce yayımlamak değil, o görüntünün arkasında ne olduğunu anlayabilmektir.
Çünkü fotoğraf bazen gerçeği gösterir ama gerçeğin tamamını anlatmaz.
Bir kaza fotoğrafında hurdaya dönmüş bir otomobil görürüz. Oysa o aracın sabah evden çıkarken “akşama görüşürüz” diyen bir sahibi vardır.
Bir yangında siyaha dönmüş duvarları görürüz. O duvarların arasında belki yıllarca biriktirilerek alınmış eşyalar, çocukların okul fotoğrafları, bir düğünden kalan hatıralar vardır.
Bir hastane kapısında ağlayan insanı görürüz.
Neden ağladığını çoğu zaman bilmeyiz.
İşte gazeteciliğin görünmeyen tarafı biraz da burada başlıyor.
Kamerayı kaldırıp görüntüyü almak kolaydır. Zor olan, kamerayı ne zaman indirmeniz gerektiğini bilmektir.
Her gördüğümüzü yayımlamak zorunda değiliz.
Her acıyı yakın plandan göstermek, haberi daha güçlü yapmaz.
Bazen bir insanın yüzünü göstermemek, en doğru gazetecilik tercihidir. Bazen bir annenin feryadını kaydetmek yerine birkaç adım geriye çekilmek gerekir. Çünkü karşımızdaki insanlar bizim haberimizin “unsuru” olmadan önce insandır.
Bugün haber çok hızlı tüketiliyor.
Bir görüntü birkaç dakika içerisinde binlerce telefona ulaşabiliyor. İnsanlar izliyor, yorum yapıyor ve bir sonraki görüntüye geçiyor.
Ama o görüntünün içindeki insanlar bir sonraki videoya geçemiyor.
Onların hayatı orada devam ediyor.
Belki gazetecilerin zaman zaman kendilerine hatırlatması gereken en önemli gerçek de bu.
Bir haber bizim için günün üçüncü haberi olabilir. Karşımızdaki insan için hayatının en ağır günü olabilir.
Bu farkı unutmaya başladığımızda gazetecilik yalnızca içerik üretmeye dönüşür.
Oysa gazetecilik bundan daha fazlasıdır.
İyi bir gazeteci yalnızca konuşanı dinlemez. Susana da bakar.
Bir basın açıklamasında mikrofonların çevrildiği kişiyi herkes görür. Ama kalabalığın biraz gerisinde sessizce bekleyen insan bazen asıl hikâyedir.
Bir mahallede herkes bozuk yoldan şikâyet ederken gazeteci, o yoldan her sabah tekerlekli sandalyesiyle geçmeye çalışan vatandaşı fark eder.
Bir okulun önünde yüzlerce öğrenci vardır; fakat çocuğunu içeride beklerken saatlerdir aynı noktada duran bir annenin yüzündeki endişe bazen bütün rakamlardan daha fazla şey anlatır.
Gazeteciliğin en güzel taraflarından biri budur:
Bakmakla görmek arasındaki farkı öğretir.
Fakat bunun bir tehlikesi de var.
İnsan sürekli kazalara, ölümlere, kavgalara, yangınlara ve mağduriyetlere tanıklık ettiğinde gördüklerine alışmaya başlayabilir.
Bence bir gazetecinin en fazla korkması gereken şeylerden biri de budur.
Acıya alışmak.
Çünkü bir gün yerde oturup ağlayan bir insan size yalnızca “iyi görüntü” gibi görünmeye başlarsa orada bir şeyleri kaybetmişsiniz demektir.
Mesleğin tekniği öğrenilir.
Başlık atmayı öğrenirsiniz.
Haberi nasıl yazacağınızı öğrenirsiniz.
Kamerayı, mikrofonu, montajı öğrenirsiniz.
Ama vicdanın bir kullanım kılavuzu yoktur.
Onu insanın kendisinin koruması gerekir.
Yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda kaç haberi herkesten önce verdiğimizi muhtemelen hatırlamayacağız.
Kaç görüntülenme aldığımızı da…
Ama bazı fotoğrafları unutmayacağız.
Çünkü gazetecinin hafızasında kalan fotoğraflar çoğu zaman yayımlananlar değil, o fotoğraf çekildikten sonra yaşananlardır.
Kare bittikten sonra başlayan sessizliktir.
Ambulans gittikten sonra boş kalan sokaktır.
Kalabalık dağıldığında tek başına kalan insandır.
Belki de bir fotoğrafın görünmeyen tarafı tam olarak budur.
Herkesin baktığı yerde, kimsenin görmediğini görebilmek.
Ve gördüğümüz insanın hikâyesini anlatırken onun acısına bir kez daha zarar vermemek.
Çünkü gazetecilik yalnızca tarihe görüntü bırakmak değildir.
Bazen o görüntünün karşısında insan kalabilmektir.















