Affetmek, ruhun üzerindeki ağır zincirleri kırması ve kalbin kendi hapishanesinden özgürleşmesidir. Bu süreç, sadece bir başkasını suçlamayı bırakmak değil, aynı zamanda geçmişin gölgesinden sıyrılarak bugünün ışığına yürümeyi seçmektir.
Ruhun prangalardan kurtuluşuna aracı olur. Ruhun kendine sunduğu bir sadakadır. Başkasına verilmiş gibi görünse de aslında insan kendi yükünü hafifletir. Affetmek yükü usulca yere bırakmaktır. Elif Şafak’ın dediği gibi ‘’ Affetmek geçmişi değiştirmez ama geleceğin önünü açar.’’
Başkalarını affetmek bir erdem olsa da, kendini affetmek bir zorunluluktur. İnsan, incindiği anı kalbinde tekrar tekrar oynatırken aslında kendi yarasını kanatır. Affetmek ise o yaraya dokunmayı göze almak, kabuğunu acıtarak da olsa kaldırmak ve iyileşmeye izin vermektir. Schiller ‘’affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır ‘’ der. Bir tahterevalli gibidir affetmek. Affeden yükseğe çıkan olur.
Affetmek, insan ruhunun en derin katmanlarında yankılanan sessiz bir devrimdir. Kalbin karanlık odalarında biriken kırgınlıklar, zamanla ağır bir gölgeye dönüşür; affetmek ise bu gölgeyi dağıtan görünmez bir ışıktır. Bir mum gibi: kendinden verir ama etrafını aydınlatır.
İnsanın iç dünyasında affetmek, geçmişin zincirlerini gevşeten bir anahtar gibidir. Kırgınlık, zihnin duvarlarına asılmış eski bir tabloyken; affetmek o tabloyu indirip yerine boşluk bırakmaktır. O boşlukta yeni bir anlam, yeni bir nefes filizlenir.
Affetmek, yaşananları unutmak değildir. Yaşananların üzerimizdeki zehirli etkisini etkisiz hale getirmektir. Olay hafızada durur ama artık can yakmaz. Tıpkı kapanmış bir yaranın izi gibi, orada olduğunu bilirsiniz ama dokunduğunuzda acı duymazsınız. Bu, hafızanın karanlık dehlizlerinden ışığa çıkışıdır.
Elbette kolay bir erdem değildir. Bazı yaralar derindir. İhanetin, haksızlığın, kaybın bıraktığı izler silikleşmez. Bu noktada yapılan , karşı tarafı aklamak değil, kendi ruh sağlığını korumayı seçmektir. Psikolojik sınırlar çizmek, gerekirse mesafe koymak ve yine de kalpteki zehri taşımamayı tercih etmek… İşte olgunluk burada başlar.
Bu olgunluk, karşımızdakinin de bir “insan” olduğunu, zaafları ve hataları olabileceğini kabul etmekle devam eder. Kendi kusurlarımızı gördüğümüzde, başkasının hatasını affetmek kolaylaşır. Bu empati köprüsü, bizi öfkenin kibrinden kurtarıp mütevazı bir anlayış denizine bırakır.
Zamanın akışına teslim olmaktır affetmek. Direnç azaldıkça acı da çözülür. Su nasıl en sert kayayı bile zamanla aşındırıyorsa, affediş de en derin kırgınlıkları yavaşça yumuşatır.
Bir anlık bir karar olsa da, etkisi zamana yayılan bir iyileşme sürecidir. Zamanın iyileştirici ritmi ile ruh, kırıldığı yerden daha güçlü kaynar. Bu süreç “sabır” ile yoğrulur.
Yaratıcı’nın “Affedici” (el-Affu) ismine ayna olmaktır bu. Affeden, aslında kendi affedilişi için bir yol açar. “Yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin” düsturu, affetmenin sadece insani bir erdem değil, kutsal bir borç olduğunu hatırlatır.
Affetmemek ise, sırtında başkasına ait bir yükü ömür boyu taşımaya benzer. Zihnimizdeki o “mahkeme salonu” hiç kapanmaz; sürekli aynı sahneleri izler, aynı öfkeyi tazeleriz. Affetmek, bu davanın dosyasını kapatmak ve o ağır prangaları ayaklarımızdan söküp atmaktır.
Ego her zaman intikam, haklılık ve bedel ödetme peşindedir. Oysa kalp, huzuru ve birliği arar. Affetmek, egonun gürültüsünü susturup kalbin fısıltısını dinlemektir. Bu, insanın kendi içindeki “küçük benlik”ten sıyrılıp “evrensel sevgiye” doğru attığı en büyük adımdır.
Bireysel bir eylem gibi görünse de affetmek, toplumsal barışın temel taşıdır. Kin ve nefret nesiller boyu aktarılan bir zehirdir, affetmek ise bu döngüyü kıran bir panzehir.
Nilgün Marmara’nın dediği gibi ; ‘’Affetmek, senin kıyılarına vuran o hırçın dalgaların sesini kısmaktır. Deniz yine oradadır ama artık seni uyandırmaz. İyi uykular!























