Hayatın Kendi Adaleti
Hayat bazen insanı hiç beklemediği virajlardan geçirir. Zihnin odalarında yankılanan sorular, dışarıdan gelen o geçici gürültüler ve hayatın önümüze çıkardığı beklenmedik sınavlar… İnsan, o anlarda zamanın bile kendisine yetişemediğini hisseder.
Peki, bu fırtına nerede diner?
Sabahın ilk ışıkları pencerelere süzüldüğünde ve gecenin fırtınası yerini berrak bir huzura bıraktığında, insan geriye dönüp bakar. Dağ gibi büyütülen patırtıların aslında ne kadar küçük olduğunu o an görür.
Pencereyi açarsınız. İçeri dolan sabahın serinliği, gecenin ağırlığını dağıtır. İnsan, önünde yeniden açılan hayatın ferahlığını bütün ruhuyla hisseder. Dün gece yankılanan her şey, bu yeni sabahın yanında bir fısıltıya dönüşür.
Onca yıllık ömür… Geride bırakılmış nice mevsim, kimsenin kalbini kırmamış olmanın huzuru, vicdanın sessiz tanıklığı…
Tüm bunların yanında dışarıdaki o boş sesler ne kadar yüksek çıkabilir ki?
Aslında her şey kendi dengesini bulur. Hayat, hak edeni hak ettiği yere, layık olanı da en sakin limana taşır. Kendi elleriyle uzaklaşıp gidenler, kendi tercihlerinin sonuçlarıyla baş başa kalırlar.
Süreçlerin adını ne koyarsanız koyun; insanın içindeki o sarsılmaz doğruluk duygusunu, başının dikliğini kimse yargılayamaz, elinden alamaz.
Çünkü insan bir noktada şunu bütün kalbiyle anlar: Rızkı, nefesi, hayatı ve yarını veren Yaradan’dır.
O inançla insan, yaşadığı her zorluğun içinden daha da güçlenerek çıkar. Hayatın önüne koyduğu her eşik, insanın kim olduğunu daha iyi görmesini sağlar. Her şeyde bir hayır aramak, huzuru yeniden bulmak, yoluna güvenle devam etmek…
İşte asıl zafer budur.
Kimsenin kimseye hayatı dar etmeye gücü yetmez. Eğer insanın içindeki o saf su bulanmamışsa, alnı her zaman açık, yürüyüşü her zaman onurludur.
Gecenin fırtınası ne kadar şiddetli eserse essin, sabaha kalan o derin sessizlik ve inancın verdiği o büyük ferahlık, her zaman doğruluğun en güzel sesidir.
Her fırtınanın ardından pencere açılır, geriye berrak bir sabah kalır.
Hayat bazen insanı hiç beklemediği virajlardan geçirir. Zihnin odalarında yankılanan sorular, dışarıdan gelen o geçici gürültüler ve hayatın önümüze çıkardığı beklenmedik sınavlar… İnsan, o anlarda zamanın bile kendisine yetişemediğini hisseder.
Peki, bu fırtına nerede diner?
Sabahın ilk ışıkları pencerelere süzüldüğünde ve gecenin fırtınası yerini berrak bir huzura bıraktığında, insan geriye dönüp bakar. Dağ gibi büyütülen patırtıların aslında ne kadar küçük olduğunu o an görür.
Pencereyi açarsınız. İçeri dolan sabahın serinliği, gecenin ağırlığını dağıtır. İnsan, önünde yeniden açılan hayatın ferahlığını bütün ruhuyla hisseder. Dün gece yankılanan her şey, bu yeni sabahın yanında bir fısıltıya dönüşür.
Onca yıllık ömür… Geride bırakılmış nice mevsim, kimsenin kalbini kırmamış olmanın huzuru, vicdanın sessiz tanıklığı…
Tüm bunların yanında dışarıdaki o boş sesler ne kadar yüksek çıkabilir ki?
Aslında her şey kendi dengesini bulur. Hayat, hak edeni hak ettiği yere, layık olanı da en sakin limana taşır. Kendi elleriyle uzaklaşıp gidenler, kendi tercihlerinin sonuçlarıyla baş başa kalırlar.
Süreçlerin adını ne koyarsanız koyun; insanın içindeki o sarsılmaz doğruluk duygusunu, başının dikliğini kimse yargılayamaz, elinden alamaz.
Çünkü insan bir noktada şunu bütün kalbiyle anlar: Rızkı, nefesi, hayatı ve yarını veren Yaradan’dır.
O inançla insan, yaşadığı her zorluğun içinden daha da güçlenerek çıkar. Hayatın önüne koyduğu her eşik, insanın kim olduğunu daha iyi görmesini sağlar. Her şeyde bir hayır aramak, huzuru yeniden bulmak, yoluna güvenle devam etmek…
İşte asıl zafer budur.
Kimsenin kimseye hayatı dar etmeye gücü yetmez. Eğer insanın içindeki o saf su bulanmamışsa, alnı her zaman açık, yürüyüşü her zaman onurludur.
Gecenin fırtınası ne kadar şiddetli eserse essin, sabaha kalan o derin sessizlik ve inancın verdiği o büyük ferahlık, her zaman doğruluğun en güzel sesidir.
Her fırtınanın ardından pencere açılır, geriye berrak bir sabah kalır.















