Eskiden zamanın yetmediğinden şikâyet ederdik. Şimdi ise zamanın kendisi sanki bizimle yarışıyor.
Sabah gözümüzü açtığımız anda dünya çoktan hareket etmiş oluyor. Telefon ekranında onlarca bildirim, birkaç dakika içinde okunması gereken haberler, cevaplanması beklenen mesajlar, yetişilmesi gereken işler… Kahvemiz soğumadan günün ilk telaşı başlıyor.
Sonra akşam oluyor.
Fakat gün bitmiyor.
Çünkü çağımızın en büyük çelişkilerinden biriyle karşı karşıyayız: Zamanımız arttıkça değil, hızımız arttıkça daha çok yetişeceğimizi sandık. Oysa hızlandıkça daha çok şeye yetişmeye çalışıyor, daha az şeye gerçekten dokunuyoruz.
Hayat hiç olmadığı kadar hızlı.
Ama insan?
İnsan hâlâ aynı insan.
Sevinmek için zamana, üzülmek için sessizliğe, düşünmek için yalnızlığa, sevmek için dikkate, dinlenmek için de durmaya ihtiyaç duyuyor.
Bütün mesele belki de burada başlıyor.
Sürekli yetişiyoruz, ama nereye?
Bir toplantıya yetişiyoruz.
Bir faturaya yetişiyoruz.
Bir mesajı cevaplamaya yetişiyoruz.
Çocukların okuluna, işin son teslim tarihine, trafiğe, alışverişe, randevuya, gündeme yetişmeye çalışıyoruz.
Sosyal medyada herkes bir şeyler yaşıyor; biz de geride kalmamak için kendi hayatımızı sürekli başka hayatlarla kıyaslıyoruz.
Birileri yeni bir işe başlamış.
Birileri dünyayı geziyor.
Birileri ev almış.
Birileri başarı hikâyesi anlatıyor.
Birileri hayatının en güzel fotoğrafını paylaşmış.
Ve biz, kendi hayatımızın sessiz odasında otururken, başkalarının vitrinlerine bakıp kendi içimizi eksik sanabiliyoruz.
Belki de modern insanın en büyük yorgunluğu çalışmaktan değil, sürekli yetişmek zorunda hissetmekten kaynaklanıyor.
Teknoloji bize zaman kazandırdı, fakat zamanı ne yaptık?
Bir zamanlar saatler süren işleri birkaç dakikada yapabiliyoruz.
Bilgiye saniyeler içinde ulaşabiliyoruz.
Dünyanın öbür ucundaki insanla aynı anda konuşabiliyoruz.
Haritalar yolumuzu buluyor, uygulamalar işlerimizi hatırlatıyor, yapay zekâ düşünce süreçlerimizin bazı bölümlerine eşlik ediyor.
Bütün bunlar hayatı kolaylaştırmalıydı.
Kolaylaştırdı da.
Ama ortaya başka bir soru çıktı:
Kazandığımız zamanı nereye harcıyoruz?
Daha fazla çalışmaya mı?
Daha fazla tüketmeye mi?
Daha fazla ekrana bakmaya mı?
Daha fazla içerik tüketmeye mi?
Yoksa gerçekten hayat yaşamaya mı?
Çünkü zaman kazanmak ile zamanı yaşamak aynı şey değil.
Bir insanın gün içinde yüzlerce bilgiye ulaşması, onun daha bilgili olduğu anlamına gelmediği gibi; yüzlerce insanla iletişim kurması da daha az yalnız olduğu anlamına gelmiyor.
Bazen bir sofrada dört kişi oturuyor.
Ama masada beş ekran oluyor.
Bazen bir baba çocuğuyla konuşuyor.
Fakat gözleri telefonunda.
Bazen iki insan yan yana yürüyor.
Ama her ikisi de başka dünyalara bakıyor.
Aynı mekânda bulunmak, aynı hayatın içinde bulunmak anlamına gelmiyor.
Belki de asıl mesele hız değil, yön
Hız kötü değildir.
Değişim de kötü değildir.
Teknoloji de düşmanımız değildir.
Sorun, hızın bir amaç hâline gelmesi.
Bir otomobil ne kadar hızlı olursa olsun, yanlış yöne gidiyorsa bizi istediğimiz yere götürmez.
İnsan hayatı da böyledir.
Çok çalışabiliriz.
Çok kazanabiliriz.
Çok üretebiliriz.
Çok tanınabiliriz.
Çok takipçimiz olabilir.
Fakat bütün bunların sonunda kendimize şu soruyu sormazsak, hayatın en önemli hesabını kaçırabiliriz:
Ben gerçekten nereye gidiyorum?
Belki de bugün toplum olarak daha fazla hızlanmaya değil, zaman zaman durup yönümüzü kontrol etmeye ihtiyacımız var.
Çünkü insan yalnızca hedeflerine ulaşarak yaşamıyor.
Yolda kim olduğuyla da yaşıyor.
Çocuklarımızı da bu yarışın içine sokuyoruz
Hızın en ağır sonuçlarından biri, bunun çocukların dünyasına da taşınması.
Çocuk daha hayatın ne olduğunu anlamadan başarı yarışının içinde buluyor kendini.
Daha iyi not.
Daha iyi okul.
Daha fazla kurs.
Daha fazla etkinlik.
Daha fazla başarı.
Daha erken yaşta daha fazla performans.
Oysa çocukluğun da bir ritmi vardır.
Sokakta oynayarak geçirilen saatlerin, boş boş gökyüzüne bakmanın, sıkılmanın, hayal kurmanın da insan gelişiminde bir karşılığı vardır.
Her dakikayı doldurulmuş bir çocukluk, her zaman daha verimli bir çocukluk değildir.
Bazen insanın kendisini bulabilmesi için biraz boşluğa ihtiyacı vardır.
Çünkü yaratıcılık da, merak da, özgür düşünce de çoğu zaman programlanmış dakikaların arasında değil; insanın kendi başına kaldığı o küçük boşluklarda filizlenir.
Yaşamak, yetişmekten daha fazlasıdır
Hayat bize sürekli şunu söylüyor:
“Daha hızlı ol.”
Daha hızlı öğren.
Daha hızlı üret.
Daha hızlı tüket.
Daha hızlı karar ver.
Daha hızlı yüksel.
Daha hızlı değiş.
Fakat hayatın kendisi başka bir şey söylüyor:
Bir çocuğun büyümesini hızlandıramazsınız.
Bir dostluğun derinleşmesini hızlandıramazsınız.
Bir yaranın iyileşmesini hızlandıramazsınız.
Bir insanın olgunlaşmasını hızlandıramazsınız.
Bazı şeyler zamana ihtiyaç duyar.
Ve belki de çağımızın unuttuğu en temel gerçek budur:
Her şey hızlandırılabilir değildir.
İnsan kalbinin bir işlemci hızı yoktur.
Sevginin yükleme süresi bulunmaz.
Vicdanın güncellemesi yapılmaz.
Dostluğun yeni sürümü çıkmaz.
Bunların hepsi yaşanır.
Biraz yavaşlamak yenilmek değildir
Yavaşlamak, dünyadan kopmak anlamına gelmiyor.
Aksine, bazen dünyayı yeniden fark etmek anlamına geliyor.
Bir sabah telefonu elimize almadan kahvemizi içmek…
Bir sofrada gerçekten sohbet etmek…
Bir dostu sadece “Nasılsın?” demek için aramak…
Çocuğumuzun anlattığı küçük bir hikâyeyi acele etmeden dinlemek…
Bir kitabın birkaç sayfasında uzun süre kalmak…
Gökyüzüne bakmak…
Sessiz kalabilmek…
Bunlar zaman kaybı değil.
Bunlar hayatın kendisi.
Çünkü insan yalnızca yaptığı işlerin toplamından ibaret değildir.
İnsan, hissettiklerinin, kurduğu bağların, hatırladığı anların ve başkalarının hayatında bıraktığı izlerin toplamıdır.
Belki de kendimize her akşam “Bugün ne kadar iş yaptım?” sorusundan önce başka bir soru sormalıyız:
“Bugün gerçekten yaşadım mı?”
Peki biz nereye yetişiyoruz?
Belki cevabı bilmiyoruz.
Belki hepimiz aynı büyük koşunun içindeyiz ve başlangıç çizgisinin nerede olduğunu da, bitiş çizgisinin nerede olduğunu da unuttuk.
Oysa hayat bir yarış değil.
Ve insanın kendisini başkalarına yetiştirmek zorunda olduğu bir mesafe hiç değil.
Herkesin zamanı farklı akar.
Herkesin yolu farklıdır.
Herkesin yükü, hikâyesi ve varacağı yer farklıdır.
Bu yüzden bazen durmak gerekir.
Nefes almak gerekir.
Ekranı kapatmak gerekir.
Bir insanın gözlerinin içine bakmak gerekir.
Ve kendimize şu soruyu sormak gerekir:
“Ben gerçekten yetişmek istediğim yere mi gidiyorum, yoksa sadece herkes koşuyor diye mi koşuyorum?”
Çünkü hayat hızlandı.
Evet.
Dünya değişti.
Evet.
Teknoloji ilerledi.
Evet.
Ama bütün bu hızın içinde unutmamamız gereken bir şey var:
Hayatın amacı her şeye yetişmek değil; yaşadığımız hayata yetişebilmektir.
Ve belki bugün ihtiyacımız olan şey biraz daha hız değil.
Biraz daha farkındalık.
Biraz daha sabır.
Biraz daha insanlık.
Çünkü takvim ilerliyor, saat çalışıyor, dünya dönüyor.
Ama insanın kendine geç kalmasının telafisi her zaman mümkün olmuyor.
Mehmet GÖKSELLİ
Editör-Yazar-Yayın Kurulu Üyesi-Denetmen















