İnsan, dünyaya geldiği anda konuşmayı bilmez. Fakat daha ilk andan itibaren iletişim kurmaya başlar. Bir bebeğin ağlaması, annenin sesine yönelmesi, bir bakışın diğerine karşılık vermesi… İnsan hayatının ilk cümleleri kelimelerden önce kurulur.
Çünkü iletişim, yalnızca konuşmak değildir. İletişim; anlatmak, anlamak, dinlemek, hissetmek, güvenmek ve bağ kurmaktır. Belki de bu nedenle insan hayatındaki en temel ihtiyaçlardan biri olduğu hâlde, en fazla ihmal ettiğimiz alanlardan biridir. Bugün aynı evin içinde yaşayan insanların birbirine ulaşamadığı, aynı masada oturan insanların telefon ekranlarından birbirleriyle değil dünyayla konuştuğu bir çağdayız.
Teknoloji iletişim imkânlarımızı olağanüstü ölçüde artırdı. Fakat iletişim araçlarının çoğalması, iletişimin kendisinin güçlendiği anlamına gelmedi. Bir mesaj saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna ulaşabiliyor. Bir görüntülü görüşmeyle binlerce kilometre uzaktaki insanı karşımızda görebiliyoruz. Sosyal medya sayesinde milyonlarca insan aynı anda birbirinden haberdar olabiliyor. Ama bütün bu imkânların ortasında hâlâ birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz.
Çünkü çağımızın asıl iletişim problemi ulaşamamak değil, anlayamamaktır. Bir insanın söylediği kelimeleri duymak başka, o kelimelerin arkasındaki duyguyu anlayabilmek başkadır. İletişimin en güçlü unsuru da burada ortaya çıkar: dinlemek. Dinlemek, karşıdaki insanın konuşmasını beklemek değildir. Gerçek dinleme; kendi vereceğimiz cevabı bir süreliğine kenara bırakıp karşımızdaki insanın dünyasına kulak verebilmektir. Aile içinde yaşanan birçok kırgınlığın, iş hayatındaki pek çok çatışmanın, dostlukların sona ermesinin ve toplumdaki kutuplaşmaların temelinde bazen büyük fikir ayrılıklarından çok, dinlememe alışkanlığı vardır.
Herkes konuşmak istiyor.
Herkes kendi haklılığını anlatmak istiyor.
Herkes duyulmak istiyor.
Fakat herkes karşısındakini gerçekten dinlemeye aynı ölçüde hazır değil. Oysa iletişim iki monologdan değil, bir karşılaşmadan oluşur.
İnsan, anlaşılmadığını hissettiğinde yalnızlaşır.
Bu çağda iletişim becerisi kadar iletişim sorumluluğuna da ihtiyacımız var.
Her bildiğimizi söylemek zorunda değiliz. Her duyduğumuza cevap vermek zorunda değiliz. Her tartışmayı kazanmak zorunda da değiliz.
Bazen en olgun iletişim biçimi, doğru zamanda susabilmektir.
Fakat susmak ile iletişimsizlik aynı şey değildir.
Sessizlik bazen düşünmek için gerekli bir alan yaratır; iletişimsizlik ise karşı tarafı yok sayar.
Aradaki farkı belirleyen şey niyettir.
İyi iletişim, kusursuz cümleler kurmak değildir.
İyi iletişim; doğru niyetle, doğru zamanda, doğru biçimde temas kurabilmektir. Bunun için de önce kendimizle iletişim kurmayı öğrenmemiz gerekir. Kendi duygusunu tanımayan insan, başkasının duygusunu anlamakta zorlanır. Ne istediğini bilmeyen insan, bunu karşısındakine anlatamaz.
Kendi öfkesini yönetemeyen insan, en basit anlaşmazlığı bile çatışmaya dönüştürebilir.
Dolayısıyla sağlıklı iletişim, insanın kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkinin de bir sonucudur.
Belki de modern insanın en büyük çelişkilerinden biri burada yatıyor.
Dünyayla hiç olmadığı kadar bağlantılıyız; fakat zaman zaman kendimizden ve birbirimizden hiç olmadığı kadar uzağız. Binlerce arkadaşımız olabilir ama bir derdimizi anlatacak bir insan bulamayabiliriz. Her gün yüzlerce mesaj alabiliriz ama gerçekten “Nasılsın?” diye soran bir sese ihtiyaç duyabiliriz. Çünkü insanın ihtiyacı mesaj sayısı değildir.
İnsanın ihtiyacı anlamlı temastır.
Bir annenin çocuğunu gerçekten dinlemesi…
Bir babanın evladının düşüncesine değer vermesi…
Bir öğretmenin öğrencisinin yalnızca notunu değil, dünyasını da görmeye çalışması…
Bir yöneticinin çalışanının fikrini önemsemesi…
Bir arkadaşın zor zamanda sadece çözüm önermek yerine yanında durması…
Bunların hepsi iletişimin farklı yüzleridir.
Ve hepsi aynı şeyi söyler:
“Sen önemlisin. Seni görüyorum. Seni duyuyorum.”
İnsan hayatında bundan daha güçlü çok az mesaj vardır.
Bu yüzden iletişimi bir “kişisel beceri” olarak görüp geçmemeliyiz.
İletişim, aileden okula; iş hayatından siyasete; ekonomiden kültüre kadar hayatın tamamını etkileyen bir toplumsal değerdir.
Çocuklarımıza yalnızca doğru konuşmayı değil, doğru dinlemeyi de öğretmeliyiz.
Gençlerimize yalnızca kendilerini ifade etmeyi değil, farklı düşüncelere saygı göstermeyi de anlatmalıyız.
İş dünyasında yalnızca performansı değil, sağlıklı iletişim kültürünü de önemsemeliyiz.
Toplum olarak farklılıklarımızı bir çatışma nedeni değil, birbirimizi anlamak için bir fırsat olarak görebilmeliyiz.
Çünkü iletişim kurabildiğimiz sürece aramızda bir köprü vardır.
Köprüler yıkıldığında insanlar birbirlerine ulaşamaz.
İnsanlar birbirlerine ulaşamadığında ise en küçük mesele bile büyür.
Oysa bazen bir telefon, bazen bir özür, bazen bir “Seni anlıyorum”, bazen de sadece birkaç dakika boyunca gerçekten dinlemek; yıllarca sürecek bir kırgınlığın önüne geçebilir.
Sonuçta insan hayatı, kurduğumuz ilişkilerin toplamıdır.
Ve ilişkilerin kalitesi, büyük ölçüde iletişimimizin kalitesiyle belirlenir.
Belki bu nedenle bugün teknoloji çağının en büyük ihtiyacı daha fazla konuşmak değil, daha anlamlı konuşmak; daha çok mesaj göndermek değil, daha çok anlamak; daha fazla görünür olmak değil, birbirimizi gerçekten görebilmektir.
Çünkü insanı insana bağlayan şey kelimelerin çokluğu değil, o kelimelerin taşıdığı samimiyettir.
İletişim, hayatın görünmeyen köprüsüdür. O köprü ne kadar sağlam olursa insan insana, aile aileye, toplum topluma o kadar güçlü bağlanır. Ve belki de bütün mesele, konuşmaya başlamadan önce kendimize şu basit soruyu sorabilmektir:
“Ben anlaşılmak istiyorsam, karşımdakini gerçekten anlamaya ne kadar hazırım?”
Cevabı, yalnızca iletişimimizi değil, birlikte yaşama biçimimizi de belirleyecektir.
Mehmet GÖKSELLİ
Editör-Yazar-Yayın Kurulu Üyesi-Denetmen















