Aynı ülkenin gökyüzüne bakıyor, aynı caddelerden geçiyor, aynı acılara üzülüyor, aynı bayramlarda aynı dileği kuruyoruz. Ama giderek birbirimize daha az tahammül ediyoruz.
Bir zamanlar komşunun kapısı çalınırdı; bugün kapılar daha sıkı kapanıyor. Birinin derdi duyulduğunda el uzatılırdı; bugün çoğu zaman önce “Beni ilgilendirmez” deniliyor. Farklı düşünene kulak vermek yerine onu susturmaya, anlamaya çalışmak yerine etiketlemeye daha fazla meylediyoruz.
Toplum olarak belki de en büyük kaybımız, birbirimizden uzaklaşmamız.
Çünkü birlik ve beraberlik yalnızca zor zamanlarda yan yana durmak değildir. Aynı fikirde olmadığımız insanla da aynı toplumun parçası olduğumuzu kabul edebilmektir.
Farklılıklarımız düşmanlığımız olmak zorunda değil
Bir toplumun tamamının aynı düşünmesi mümkün değildir.
Farklı siyasi görüşlerimiz, yaşam biçimlerimiz, dünya tasavvurlarımız, beklentilerimiz olabilir. Bunlar demokratik ve çoğulcu bir toplumun doğal unsurlarıdır.
Asıl tehlike farklı düşünmek değil, farklı düşündüğümüz insanı düşman olarak görmeye başlamaktır.
Bugün bir tartışmada karşımızdaki insanın ne söylediğinden önce hangi tarafta olduğunu sorguluyorsak, bir arkadaşımızı düşüncesi nedeniyle hayatımızdan çıkarıyorsak, komşumuzla farklı bir görüşü olduğu için selamlaşmıyorsak, sorunumuz artık yalnızca fikir ayrılığı değildir.
Sorun, toplumsal bağlarımızın zayıflamasıdır.
Sosyal medya bizi yakınlaştırırken neden uzaklaştırıyor?
Dünyanın herhangi bir yerindeki insanla saniyeler içinde iletişim kurabiliyoruz.
Fakat aynı apartmanda yaşayan insanın derdini bilmiyoruz.
Sosyal medya, hayatımıza büyük bir iletişim imkânı getirdi. Ancak beraberinde yeni bir sorun da ortaya çıktı: İnsanlar giderek yalnızca kendi düşüncelerini destekleyen içeriklerle karşılaşmaya başladı.
Böylece herkes kendi dünyasının içinde haklı, karşı taraf ise bütünüyle yanlış hale gelebiliyor.
Oysa gerçek hayat bir sosyal medya akışı değildir.
Gerçek hayatta aynı asansöre bineriz.
Aynı otobüste yolculuk ederiz.
Aynı hastanede sıra bekleriz.
Aynı depremde sarsılır, aynı yangında endişelenir, aynı ekonomik sıkıntılardan etkileniriz.
Hayat bize sürekli olarak birbirimize bağlı olduğumuzu hatırlatırken, biz birbirimizden uzaklaşmak için yeni sebepler üretiyoruz.
Birlik, herkesin aynı olması değildir
Birlik ve beraberliği çoğu zaman yanlış anlıyoruz.
Birlik demek herkesin aynı düşünmesi değildir.
Birlik; farklılıklarımızı koruyarak ortak bir zeminde buluşabilmektir.
Birbirimizin düşüncesini kabul etmek zorunda değiliz. Ama birbirimizin insanlığını kabul etmek zorundayız.
Tartışabiliriz.
İtiraz edebiliriz.
Eleştirebiliriz.
Hatta bazı konularda birbirimize tamamen zıt düşebiliriz.
Fakat bütün bunları yaparken hakarete, dışlamaya ve düşmanlaştırmaya başvurmadan konuşabilmek zorundayız.
Çünkü bir toplumun gerçek gücü, herkesin aynı düşündüğü gün değil; farklı düşünen insanların birlikte yaşayabildiği gün ortaya çıkar.
Bizi yeniden bir araya getirecek şey ne?
Büyük sloganlardan önce küçük davranışlara ihtiyacımız var.
Bir komşunun kapısını çalmak…
Yaşlı bir insanın poşetini taşımak…
Bir öğrencinin derdini dinlemek…
İhtiyaç sahibini görmezden gelmemek…
Bir tartışmada karşı tarafın sözünü kesmeden dinlemek…
Çocuğumuza farklı düşüncelere saygı göstermeyi öğretmek…
Bunlar küçük gibi görünen ama toplumsal dokuyu güçlendiren davranışlardır.
Çünkü toplum dediğimiz şey, yalnızca kurumlar ve yasalarla değil; insanların birbirine karşı günlük davranışlarıyla inşa edilir.
Kaybettiğimiz şeyi yeniden bulabiliriz
Bugün toplumda kutuplaşmadan, yalnızlıktan, tahammülsüzlükten ve güvensizlikten söz ediyoruz.
Bunları görmezden gelmenin hiçbir faydası yok.
Fakat umutsuzluğa kapılmak da çözüm değil.
Çünkü toplumsal bağlar bir günde kurulmadığı gibi bir günde de yok olmaz.
Hâlâ aynı sofraya oturabiliyoruz.
Hâlâ zor durumda olan bir yabancının yardımına koşabiliyoruz.
Hâlâ afetlerde, acılarda ve krizlerde birbirimizin elini tutabiliyoruz.
Demek ki mesele bütün bağlarımızı kaybetmiş olmamız değil.
Mesele, o bağları günlük hayatın içinde yeniden güçlendirmeyi unutmamız.
Belki bugün ihtiyacımız olan en önemli şey, birbirimize yeniden insan olarak bakabilmek.
Düşüncesini sormadan…
Kimden olduğunu araştırmadan…
Hangi görüşe sahip olduğunu öğrenmeden önce…
“Nasılsın?” diyebilmek.
Çünkü bir ülkeyi güçlü yapan yalnızca ekonomisi, kurumları veya teknolojisi değildir.
Bir ülkenin gerçek gücü, insanlarının birbirine güvenebilmesidir.
Ve biz, birbirimize yeniden güvenmeyi öğrenebilirsek; farklılıklarımızı ayrışmanın değil zenginliğin parçası haline getirebilirsek, bugün zayıfladığını düşündüğümüz toplumsal dayanışmayı yeniden inşa edebiliriz.
Aynı ülkede yaşamak kader olabilir.
Ama aynı toplumun parçası olmayı seçmek, hepimizin sorumluluğudur.
Ve belki de artık birbirimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
“Biz ne zaman birbirimize bu kadar uzaklaştık?”
Çünkü cevabı bulduğumuz gün, yeniden birbirimize yaklaşmanın yolunu da bulabiliriz.
Mehmet GÖKSELLİ
Editör & Yazar & Yayın Kurulu Üyesi & Denetmen














