Yazarlık, kelimeleri yan yana getirme sanatı değildir yalnızca. Kelimelerin arasındaki sessizliği de duyabilmektir.
Bir insanın yazmaya başlaması çoğu zaman bir cümleyle olur. Kimi zaman çocuklukta duyulan bir hikâye, kimi zaman yaşanmış bir kayıp, kimi zaman da kimsenin sormadığı bir sorunun zihinde yıllarca büyümesi… Yazı, insanın içinde birikenlerin dışarı çıkma biçimlerinden biridir. Fakat yazmaya başlamakla yazar olmak arasında uzun, sabırlı ve çoğu zaman yalnız yürünecek bir yol vardır.
Çünkü yazar, yalnızca anlatan kişi değildir; gören kişidir.
Herkes aynı sokağın içinden geçebilir. Fakat yazar, o sokağın duvarındaki çatlağı, penceredeki ışığı, kaldırımda aceleyle yürüyen insanın yüzündeki tereddüdü fark eder. Başkalarının sıradan dediği ayrıntının içinde bir hikâye bulur. Asıl yazarlık biraz da budur: Hayatın herkesin baktığı yerine değil, herkesin gözden kaçırdığı yerine bakabilmek.
İyi bir yazarın en önemli malzemesi kelime hazinesi değil, hayat tecrübesidir.
Elbette dil bilgisi önemlidir. Üslup önemlidir. Okuma birikimi, araştırma, disiplin ve teknik bilgi önemlidir. Ancak bütün bunların üzerinde bir şey vardır: İnsanları anlayabilme çabası.
Çünkü insanı anlamadan yazılan metin, ne kadar gösterişli olursa olsun, çoğu zaman yalnızca iyi düzenlenmiş cümlelerden ibarettir.
Gerçek yazı ise okurun zihninde bir kapı açar.
Bugün yazmak hiç olmadığı kadar kolay.
Bir düşünceyi saniyeler içinde binlerce kişiye ulaştırabiliyoruz. Sosyal medya, dijital yayıncılık ve yeni iletişim araçları, yazarlığın sınırlarını genişletti. Fakat bu kolaylık beraberinde önemli bir soruyu da getirdi:
Çok yazmak, gerçekten yazmak mıdır?
Değildir.
Yazarlık, görünür olmakla aynı şey değildir.
Bir metnin çok okunması onun mutlaka iyi olduğu anlamına gelmediği gibi, az okunması da değersiz olduğu anlamına gelmez. Yazarın işi alkış toplamak değil, önce kendi cümlesine karşı dürüst olmaktır.
Bu nedenle gerçek yazarın ilk okuru kendisidir.
Yazdığı cümleyi yeniden okur. Gereksiz kelimeyi çıkarır. Fazla süslü ifadeyi sadeleştirir. Kendisini tekrar ettiğini fark ederse geri döner. Başkasının sesini kendi sesi zannetmemeye çalışır.
Ve en önemlisi, yazdığı metnin arkasında durabilecek kadar sorumluluk sahibi olur.
Köşe yazarlığı ise bu sorumluluğu daha da büyütür.
Çünkü köşe yazarı yalnızca kendi adına konuşmaz; okurun karşısında bir düşünce alanı oluşturur. Bir olayın farklı yönlerini göstermek, görünmeyeni görünür kılmak, sorulmamış soruları sormak ve gerektiğinde toplumun alıştığı kabulleri yeniden düşünmeye davet etmek köşe yazarının temel görevleri arasındadır.
Fakat burada ince bir çizgi vardır.
Yazarın güçlü bir fikrinin olması başka şeydir, okura ne düşüneceğini dikte etmesi başka.
Nitelikli köşe yazısı, okurun yerine karar vermez. Ona düşünmesi için malzeme verir.
İyi bir köşe yazarı, “Ben böyle düşünüyorum, sen de böyle düşünmelisin” demekten ziyade, “Bu meseleye bir de buradan bakmayı dene” diyebilendir.
Çünkü yazının gerçek gücü, okuru susturmasında değil; onu düşündürmesindedir.
Peki iyi bir yazar nasıl yetişir?
Öncelikle çok okuyarak.
Ama yalnızca kitap okuyarak değil.
İnsan okuyarak.
Sokak okuyarak.
Tarihi, siyaseti, ekonomiyi, sanatı, bilimi, gündelik hayatı okuyarak…
Bir şehrin sabahını gözlemleyerek, bir esnafın konuşmasını dinleyerek, yaşlı bir insanın geçmişini merak ederek, gençlerin kaygılarını anlamaya çalışarak…
Yazarın dünyası ne kadar genişlerse cümlesi de o kadar derinleşir.
Bunun yanında yazmak gerekir. Her gün. İyi yazmak için bazen kötü yazmayı göze alarak.
Çünkü yazarlıkta kusursuz ilk taslak diye bir şey yoktur. İyi metin çoğu zaman yazıldıktan sonra başlar. İlk cümle yalnızca kapıyı açar; asıl emek, içeride yapılan düzeltmelerde ortaya çıkar.
Yazarın masasında sabır, defterinde merak, zihninde şüphe olmalıdır.
Kendi doğrularından bile zaman zaman şüphe edebilmelidir.
Bir de şu gerçeği unutmamak gerekir:
Yazarlık, insanın kendisini anlatma biçimi olduğu kadar başkasının hikâyesine hakkını verme sorumluluğudur.
Bir işçinin emeğini yazıyorsanız onun hayatını yalnızca bir “konu” olarak görmemelisiniz.
Bir annenin acısından söz ediyorsanız o acıyı kendi cümlenizin gösterişli bir süsüne dönüştürmemelisiniz.
Bir toplumun sorunlarını anlatıyorsanız insanları rakamlara indirgememelisiniz.
Çünkü her istatistiğin arkasında bir insan vardır.
Her haberin arkasında bir hayat.
Her sessizliğin içinde söylenmemiş bir cümle.
Yazar, işte o cümleyi duymaya çalışandır.
Belki de bu yüzden yazarlık, çağımızın en gerekli mesleklerinden biri olmaya devam ediyor.
Çünkü bilgi çoğaldıkça anlam arayışımız bitmiyor.
Tam tersine, daha da büyüyor.
İnsan bugün geçmişe göre çok daha fazla şey biliyor olabilir. Fakat neyin önemli olduğunu, neyin unutulmaması gerektiğini, hangi hikâyenin anlatılmaya değer olduğunu hâlâ sormak zorunda.
Yazarın asıl görevi de burada başlıyor.
Dünyayı değiştirmek gibi büyük iddialardan önce, dünyaya başka bir gözle bakmayı mümkün kılmak.
Bazen tek bir cümleyle.
Bazen bir hikâyeyle.
Bazen de kimsenin konuşmadığı bir konuda sessizliği bozarak.
Çünkü iyi yazı, yalnızca okunmaz.
İnsanın içinde bir süre daha yaşamaya devam eder.
Ve belki gerçek yazarlığın ölçüsü de budur:
Gazetenin sayfası kapandıktan, ekran karardıktan ve kelimeler gözden uzaklaştıktan sonra bile zihnimizde dolaşan bir cümle bırakabilmek.
Yazarın kalemi susar.
Ama iyi yazının yankısı kolay kolay susmaz.
Değerli okurlarımıza sevgi dolu selamlarımı iletirken; sağlık, huzur ve mutluluk dolu yıllar dilerim.
Sağlıcakla kalın.
Mehmet GÖKSELLİ
Editör & Yazar & Yayın Kurulu Üyesi & Denetmen















