KASA KASA ALTIN
Anneannem 100 küsur yaşında vefat etti. Küsur diyorum ki bu saygısızlıktan değil, tam olarak yaşını bilemediğimiz için. Ama dişleri çıkmaya ve saçlarındaki beyazlar siyahlaşmaya başlamıştı.
Gece saat iki, bazen üç; eve sokamazdık ninemi. Kapıda otururdu, uyuklardı.
İçeri girip yatmasını söylerdik ama bir türlü laf dinletemezdik. Bazen yoldan geçen turistler annemin yanına gelip:
“Bu yaştaki nineyi sokakta oturtuyorsunuz! Yatağına yatırsanıza.” derdi.
Annem de anneannemi yatmaya bir türlü ikna edememiş bir hâldeyken böyle söylenmesine çok kızar:
“Yapabiliyorsan gel, sen sok içeri.” derdi.
O zaman evimizin yanındaki dükkân dönerciydi. Azmak başındaki Şirin Döner evimizin dibindeydi yani.
Geçenlerde Şirin Döner’in sahibiyle sohbet etme fırsatı bulduk. Ben kendimi tanıtınca çok duygulandı.
“Orada oturan ninen döner isterdi, gecenin bir yarısı da olsa verirdik. Annen bize kızardı, ‘Döner vermeyin, hasta olacak yoksa.’ diye. Hiçbir şey olmazdı ninemize. Ama biz ninemize her daim, ne zaman isterse verirdik döneri tabii.” dedi.
Karşımızda Kortan Restoran vardı. Eğer o sabah rahmetli Ali Günaydın abimiz restoranını açıyorsa, ilk iş olarak kapıda oturan anneannemin elini öper, “Hayırlı işler olsun.” sözünü işitir ve anneanneme arkasını dönmeden, geri geri giderek restoranını açardı.
Kaç kez şahit oldum buna.
Ne güzel günlermiş…
Bu iyi niyetlerin yanında bir de art niyetle bakan kalpler vardı tabii…
Bir gün yolda yürürken Bodrumlu bir teyze bizi durdurdu. Birkaç hoş sohbetten sonra anneme dedi ki:
“Ayten Hanım, sizdeki kasa kasa altınları nerede saklıyorsunuz, ne yapıyorsunuz?”
Annem de gülümseyerek:
“Yapıyoruz işte bir şeyler.” dedi.
Kadın gidince sordum:
“Anne, bizim kasa kasa altınlarımız mı var?”
“Yok kızım. Kendi kazancımızla ancak gurbette üç çocuğumuzu okutabiliyoruz. Ne altını!”
“O zaman söyleseydin ya kadına bizim altınımız yok diye.” dedim.
Ve annem dedi ki:
“Söylemedim, çünkü söyleseydim de bana inanmazdı kızım. Ben onu, benim keseme diktiği gözleriyle, haset ve kıskançlık içinde orada bırakmayı tercih ettim.”
O zaman hiçbir şey anlamamıştım bu söylemden. Dünyayı çok başka gözler ve duygularla izliyordum çünkü; pespembe gözlüklerle…
Ama şimdi ne demek istediğini çok iyi anlıyorum.
Ve ne zaman art niyetle bakan bir çift göz görsem ya da böyle bir söz duysam, içimden annemin yıllar önce söylediği o söz geçiyor:
“Bana baktığın o haset ve kıskanç gözlerle, söylediğin sözlerle seni baş başa bırakıyorum. Çünkü senin için en büyük işkence bu…”
İnsan her şeyin en güzeline, en fazlasına, maddi ya da manevi olarak pek çok şeye sahip olsa bile, gözü hep başkasındaysa kendi sahip olduklarının güzelliğini nasıl görebilir ki?
Belki benim çoğu şeyim senden eksiktir. Ama sen bende kendinden fazla olan küçücük bir şey bulup ona takılıp kalırsan, kendi hayatındaki güzellikleri görmeden yaşamaya devam edersin.
Oysa bu dünya muhteşem ve gelip geçici…
Sahip olduklarımızın, bizi seven insanların farkına varıp şükredebilmek varken, başkasının hayatına bakarak kendi hayatımızı kaçırmak ne yazık…
Annemin yıllar önce söylediğini şimdi çok daha iyi anlıyorum:
Bazen yapılacak en doğru şey, insanı baktığı o gözlerle baş başa bırakmakmış.
Zeynep Figen Işık















