Varsın Kalsın
Bazen insan, ömrünün geriye doğru sayıldığını daha açık görmeye başladığında, elindeki zamanın değerini başka türlü anlıyor.
Ben de zamanımı artık eskisi gibi ölçmüyorum. Saatlerle, günlerle değil; yazılmayı bekleyen cümlelerle, tamamlanmayı bekleyen kitaplarla, bir çocuğun eline ulaşmasını istediğim hikâyelerle ölçüyorum.
Belki dışarıdan bakıldığında bu tempo fazla bulunabilir. Belki “Artık biraz dinlense” diyenler vardır. Ama benim içimde dinlenmekten daha güçlü bir şey var: yarım bırakmamak. Çünkü insanın biriktirdiği şeylerin yalnızca kendisine ait olmadığını düşünüyorum.
Bir ömür boyunca öğrendiklerimiz, gördüklerimiz, sevdiklerimiz, kaybettiklerimiz ve içimizden geçen cümleler, bir gün bizden çıkıp başkalarının hayatına değebilir.
Üstelik tarih, üretmenin yaşla birlikte sona erdiğini hiç söylemiyor.
Hokusai, en iyi eserlerini seksenli yaşlarında verdiğini, asıl ustalığa doksanında ulaşacağını söylerdi; Goethe, “Faust”un ikinci cildini seksen iki yaşında tamamladı; Verdi, “Falstaff” operasını seksenine merdiven dayamışken besteledi; Michelangelo, seksenli yaşlarında hâlâ Aziz Petrus Bazilikası’nın kubbesi üzerinde çalışıyordu; Grandma Moses, resme yetmiş sekiz yaşında başladı ve yüz yaşına kadar üretti; Mimar Sinan, kendi başyapıtı saydığı Selimiye Camii’ni seksenli yaşlarında inşa etti, ustalık eserini gençliğinde değil, bir ömür biriktirdikten sonra ortaya koydu; Benjamin Franklin, çift odaklı gözlüğü yetmişli yaşlarında icat etti; John Harrison ise denizcilik tarihini değiştiren deniz kronometresini seksenine yaklaşırken mükemmelleştirdi.
Demek ki üretkenliğin bir yaşı yok. Bazen susar, bekler, içe çeker; sonra ileri yaşta, biriken her şeyle birlikte birden coşup katlanarak büyür.
Hayat bir gün bitecek. Bunu her gün, her saat biliyorum. Bu yüzden yazıyorum.
Ne tamamlayabilirsem tamamlayacağım, ne bırakabilirsem bırakacağım; bu bir telaş değil,hayatım boyunca taşıdığım bir misyon.
Kalemim elimden düşmüyor. Günde üç saat, dört saat uyuyorum, o kadar. Geri kalan her saat bir cümleye, bir sayfaya, bir çocuğa dönüşsün diye çalışıyorum.
“Çevrim Dışı” kitabımı kızım vefat ettiğinde yazdım. Mailimi açardım, kızımın mailinde “Çevrimdışı” ifadesi gözükürdü. O kelime bir anneye söylenebilecek en acımasız kelimeydi. Sonunda o maili kapattım.
Diğer hesaplarımda onun adı yoktu zaten, “Çevrimdışı” da görünmüyordu. Ama o tek kelime bir kitap doğurmaya yetti. Çünkü ben yazarak ayakta kalıyorum. Başka türlü bilmiyorum.
O kitabı sonradan İngilizceye de taşıdım; Amazon üzerinden dünyanın başka yerlerindeki okurlara ulaştı. Çünkü acı, dünyanın her yerinde ortak bir dil. Hangi ülkede olursa olsun, bir anne aynı boşluğu aynı şiddetle hissediyor.
Diğer çocuk öykülerimin taslakları çocukluğuma kadar uzanıyor. Kimi elli yıl önce başladı, kimi otuz. Hiçbiri tam bitmiş sayılmazdı; hep eklenecek bir cümle, olgunlaşacak bir düşünce vardı. Ben onları teker teker hayata döndürüyorum.
Ama her satırım acıdan doğmuyor.
Kimi karakterlerim topraktan geldi, kimi Tuz Gölü’nden. Tuz Perilerim, o beyaz kristallerin arasından çıkıp geldiler; neşeyle, hafiflikle doğdular. Öykülerim şimdi okyanus ötesinde, başka dillerde, başka çocukların elinde yaşıyor. Onlar benim nefesim, benim kalemim.
Ve soruyorum: Neden benimle gitsin ki?
Neden bir ömür boyu biriktirdiğim bu sözler, bu çocuklar, bu anneler, bu yarım kalmış cümleler benimle birlikte toprağa girsin? Hayır.
Onlar kalacak. Ben gideceğim; kitaplarım kalacak, sözlerim akacak. Ben sustuktan sonra da cümlelerim yaşamaya devam edecek.
Dışarıdan bakıldığında yalnızca bir tempo görülür. Oysa benim içimde bunun çok daha derin bir anlamı var: Bu tempo üretkenlik değil, vasiyettir.
Ben gideceğim. Ama varsın kalsın.















