Bazı savaşların topu, tüfeği, barutu yoktur. Suskunlukları, keskin bakışları ve eyvallahtan örülmüş duvarları vardır. En derin yaralar da çoğu zaman yüksek sesle edilen kavgalardan değil, “Ben geri adım atmam.” diye fısıldayan iki kalbin arasında büyüyen görünmez uçurumlardan doğar.
İki insanın aynı anda kendi kalesinin surlarına tırmandığı ve bayrağını indirmeyi reddettiği an, ilişki bir paylaşım alanı olmaktan çıkar, sınırları kanla çizilmiş bir iktidar mücadelesine dönüşür. Taviz vermemek, görünürde bir karakter gücü gibi sunulsa da, temelde ilişkiyi içten içe kemiren estetik bir yıkımdır. Köşelerini yontmayı reddeden iki taş, yan yana durduğunda sadece birbirini çizer, asla bütünleşemez.
İnsan taviz verdiğinde küçüleceğini sanır, oysa aslında büyüyen şey ilişkidir. Kendini koruma arzusu, sevdiğini koruma arzusunun önüne geçtiğinde, sevgi yavaşça savunmaya dönüşür. Artık konuşmalar anlamak için değil, kazanmak için yapılır. Her cümle görünmez bir mahkemenin deliline, her sessizlik gizli bir cezaya dönüşür.
Oruç Ouroba ‘’ Kendinden bir zerre bile vermemek, ötekine var olacak yer bırakmamaktır. Esnemeyen bağ kopar; sertleşen yürek, dokunduğu yeri çizer.’’ der.
İki inatçı insan aynı masaya oturduğunda, her biri karşısındakinde kendi korkularını izler. Çünkü insan en çok, kendisine benzeyen dirence öfkelenir. Birinin suskunluğu diğerinin sesini yükseltir. Yükselen ses ise karşı tarafın duvarlarını daha da kalınlaştırır. Böylece ilişki, birbirini tamamlayan iki ruh olmaktan çıkar, birbirini yansıtan iki yalnızlığa dönüşür.
Çatışma anında kelimeler birer iletişim köprüsü değil, diğerinin zırhındaki en hassas noktayı vurmak üzere bilenmiş mızraklara dönüşür. Geri adım atmamak, bir zafer nişanesi gibi göğüste taşınırken, aslında ikiliktin doğan o kutsal “biz” duygusu, surların dibinde can verir. ‘’ Herkes kendi doğrusunun gölgesinde oturur da, o gölgenin ötekini nasıl kararttığını hiç görmez’’ der Hasan Ali Toptaş, Gölgesizler adlı kitabında.
Haklı çıkmak, mutlu olmaktan daha hayati bir ihtiyaç haline geldiğinde, zihin karşı tarafı bir “öteki”, hatta bir “tehdit” olarak kodlamaya başlar. Taviz vermek, benliğin yok olması demek değildir, aksine benliğin ötekinin varlığına yer açacak kadar genişlemesidir. Fakat inatçı bünyeler için bu genişleme, bir kırılma ve dağılma hissi yaratır. Kendinden vermeyi bir eksilme sayarlar, oysa ilişkide eksilmeden tamamlanmak imkânsızdır. Paylaşılmayan, esnemeyen ve bükülmeyen her şey, en küçük bir sarsıntıda çatlamaya mahkûmdur.
Oysa ki sevgi, bir ağacın dalları gibidir. Sert rüzgârlara rağmen biraz eğilmeyi bilen dallar kırılmaz. En dimdik duran dal ise çoğu zaman ilk kopandır. İlişkiler de böyledir, eğilmeyi küçülmek sananlar, aslında en ağır kopuşu yaşarlar. Taviz vermek, köklerinden vazgeçmek değildir. Bilakis kökleri aynı toprağa biraz daha derinden salabilmektir.
Kişinin kendi doğrularına aşırı bağlanması, çoğu zaman kontrol ihtiyacından beslenir. Kontrol kaybolduğunda değersizleşeceğini düşünen birey, ilişkide esnek olmayı tehdit olarak algılar. Böylece sevgi, güvenin sıcak ikliminden çıkar. Sürekli tetikte olunan soğuk bir sınır hattına dönüşür. Her tartışma yeni bir savaş, her uzlaşma ise verilmiş bir ödün gibi hissedilir. Oysa gerçek yakınlık, zafer ilan edilen savaşlardan değil, birlikte indirilen silahlardan doğar.
İnsan çoğu zaman sevdiği kişiye değil, kendi zihninde kurduğu haklılık heykeline bağlanır. Heykel büyüdükçe sevginin gölgesi küçülür. Çünkü haklı çıkmanın verdiği geçici tatmin, anlaşılmış olmanın kalıcı huzurunu sessizce tüketir. İki taraf da kaybetmediğini düşünürken, aslında en değerli şeyi, birbirlerinin kalbine ulaşan yolu kaybetmiş olur.
Belki de ilişkinin en olgun hâli, haklı olmaktan vazgeçebilme cesaretidir. Çünkü sevgi, iki kişinin birbirini değiştirmeye çalıştığı bir savaş değil, birlikte değişmeyi göze aldığı uzun bir yolculuktur. Nehirler denize ulaşmak için önlerine çıkan kayalarla kavga etmez. Yollarını bazen kıvrılarak, bazen yavaşlayarak bulurlar. İnsanın kalbi de su gibi olmayı öğrendiğinde, en sert taşları bile zamanla yumuşatabilir.
Gerçek sevgi, “Ben kimim?” sorusundan çok “Biz nasıl kalabiliriz?” sorusuna cevap arar. İnsan bazen kendinden küçük bir parça eksiltir ki ilişkisi daha büyük bir bütün hâline gelebilsin. En güçlü bağlar, en az taviz verenlerin değil, birbirine değer verdiği için gerektiğinde eğilebilenlerin omuzlarında yükselir.















