OKYANUS İNCİSİ
Kulaklarımda hep aynı küpeler vardı. İnci küpeler…
Annemden kalmıştı bana. Çok eskiydi, ama ben onlara hiçbir zaman yalnızca bir “eşya” gözüyle bakmadım. Onlar benim için annemin elinin sıcaklığı, geçmişten bugüne taşınan sessiz bir emanetti.
Diğer inciler gibi küçük birer top değildiler; neredeyse fındık kadar, iri ve ihtişamlı bir büyüklüğe sahiptiler. Üstelik küpelerin klipsi de o kadar itinalı bir şekilde yapılmıştı ki her detayıyla usta işi olduğu belliydi. Ne zaman o küpeleri kulaklarıma taksam, içime derinlerden gelen okyanus ferahlığı yayılıyor; sanki o an geçmişin tüm huzuru ve annemin şefkati ruhuma sarılıyor.
Bodrum’un huzurlu atmosferinde, Mahfel Cafe’de Cemil İpekçi ile yaptığımız keyifli sohbetlerden birinde söz döndü dolaştı, küpelerime geldi. ”Bir çıkarabilir misin, bakmak istiyorum,” dedi. Ben de küpemin tekini çıkarıp eline verdim. Evirdi, çevirdi. Dikkatlice inceledi.
Ardından tırnağıyla usulca yüzeyini kazıdı, hatta dişiyle hafifçe ısırıp iz bırakmaya çalıştı. Ben sessizce izliyordum; ne yapacağını merak ediyordum.
”Bunun ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu. “Hayır,” dedim. “Bilmiyorum.” “Bu,” dedi, “bir Okyanus İncisi. Hem de çok eski, çok tarihi bir inci.
Neredeyse iki yüz yıllık, annenden bile önceye dayanıyor.” Ardından düşünceli bir sesle ekledi: “Kim bilir bu küpelerde hangi ustaların emeği var.” O an, bu küçük küpelerin arkasında adını bile bilmediğimiz nice ellerin, nice ustaların sabrının saklı olduğunu düşündüm.
Bu sözler de en az inci sözü kadar içimde iz bıraktı. Şaşkınlığımı unutamıyorum. İnciyi elbette biliyordum, istiridyenin denizin derinliklerinde yaşadığını da biliyordum.
Ama “Okyanus İncisi” gibi bir adlandırmayı hayatımda ilk kez duyuyordum. Bu yüzden onun ağzından çıkan bu sözler beni derinden etkiledi.
Yıllardır kulağımda taşıdığım, sıradan bir aile hatırası sandığım o küpelerin aslında doğanın yıllarca sabırla ördüğü gerçek birer Okyanus İncisi olduğunu öğrenmek, insanın içinde tarifsiz bir duygu bırakıyor.
O anda elimdeki incinin nereden geldiğini, nasıl oluştuğunu merak ettim. Okyanusun derinliklerinde, sessizce çalışan eşsiz bir usta vardır: istiridye. Bir gün kabuğunun arasına küçücük bir kum tanesi ya da yabancı bir madde girer.
Bu onun için bir rahatsızlıktır. Fakat istiridye onu dışarı atamaz. Bunun yerine kendi özünden salgıladığı sedefle o yabancı maddeyi katman katman sarar. Zaman usulca ilerler. Sabırla örülen her yeni katman acıyı biraz daha yumuşatır.
Ve sonunda dünyadaki en değerli doğal mücevherlerden biri doğar: İnci. Doğal inci, insan eli değmeden; tamamen doğanın sabrı ve zamanın emeğiyle oluşur. Bu yüzden son derece nadirdir.
Bugün takılarda gördüğümüz incilerin büyük bölümü ise kültür incisidir. İnsanlar, istiridyenin içine bilinçli olarak küçük bir çekirdek yerleştirir. Geri kalanını yine istiridye yapar; onu yıllarca sedefle sarar ve sonunda parlak bir inci oluşturur.
Yani insan yalnızca başlangıcı hazırlar; güzelliği meydana getiren yine istiridyenin sabrıdır. İşte hayat da böyledir. Kimi zaman acılar bizi kendiliğinden bulur, kimi zaman hayat önümüze beklenmedik zorluklar çıkarır. Ama sonuç değişmez.
Sabırla, sevgiyle ve zamanla yaşadığımız her deneyim, yüreğimizde yeni bir katman oluşturur. Belki de bu yüzden hepimiz biraz istiridyeyiz.
İçimizde görünmeyen inciler büyütürüz. Bizi değerli yapan, hiç yara almamış olmamız değil; yaralarımızı bilgeliğe, merhamete ve güce dönüştürebilmiş olmamızdır.
Annemin küpeleri şimdi benim için daha da anlamlı. O gün öğrendiğim yalnızca bir kelime değildi; küpelerime artık bambaşka bir gözle bakıyorum. Çünkü biliyorum ki kulağımda taşıdığım şey sadece bir mücevher değil; zamanın, sabrın ve bir annenin sevgisinin izidir.
İnci, okyanusun sessiz zaferidir. Ve belki de insanın da…
Küpe, ey küpe… Kim bilir hangi denizlerden, hangi ustaların ellerinden geçip bana ulaştın? Söyle bana hangi elleri dolaştın?
Yolunuz aydınlık, yüreğiniz inci gibi ışıl ışıl olsun.
Bu yazının doğmasına ilham veren o güzel sohbeti için Cemil İpekçi’ye gönülden teşekkür ederim.














