PİNA VE DENİZ KESTANESİ
Çocukluğumda öğleden sonra uykusu diye bir şey vardı; bir çeşit siesta yani. Ev halkı uyurdu. Gözlerimi kapatıp uyumaya çalışırken üzerimde bembeyaz, yumuşacık bir tülbentin ritmik aralıklarla dolaşıp kara sineklerin tenime ulaşmasını engellediğini hatırlıyorum. Göz kapaklarımı minicik araladığımda anneannemin gülümseyen, sevgi dolu gözlerle beni izlediğini görürdüm. O zamanlar daha gençti tabii. Hiç üşenmeden başımda oturur, sabırla o ritmik tülbent hareketini yapardı. Bazen tülbent hafifçe tenime dokunur, hoş bir serinlik bırakırdı. Belki tek bir söz söylemezdi ama o tülbentin sihirli dokunuşları bana çok şey anlatırdı. Sanki, “Seni seviyorum ve seni rahatsız edecek hiçbir canlının sana ulaşmasına izin vermiyorum.” derdi.
Tatlı bir huzur… Hoş bir seda… Yanındayım duygusu… Küçücük bir esinti, yumuşacık temasın yarattığı serinlik ve seni sevgiyle izleyen bir çift göz…
Ne güzel bir histi o…
“Bodrum iki dükkân bir fırın, peynir ekmek yiye yiye ne ağız kaldı ne burun.”
Bu cümle, küçücük bir kasabayı ve yokluğu ne de güzel anlatıyor. Annem derdi ki, Ankara gibi büyük şehirlere gittiğinde insanlar “Nerelisin?” diye sorduklarında “Muğlalıyım.” dermiş. Çünkü “Bodrumluyum.” dese, “Evin bodrumu mu?” diye gülerlermiş; Bodrum’un neresi olduğunu bilen pek azmış.
Oysa Bodrum’da bembeyaz kireçle badanalanmış evlerin beyazına, çivit renginin çılgın mavisi öyle güzel eşlik ederdi ki insan ister istemez bu iki rengin oluşturduğu ahenge hayran kalırdı. Yazın hep bir ağızdan konser veren cırcır böceklerinin çılgın ritmi, sıcağın bitkilerle yoğrularak oluşturduğu o keskin yaz kokusu…
Şimdilerde bir santimetrekaresi bile kıymetli olan Kumbahçe, o zamanlar adı gibi kum bir sahilin koynundaydı. Deniz kenarında kırmızı çiyanlara rastlar, ayağımıza değer diye korkardık. Bir de denizin içinde kahverengi patatese benzeyen, zararsız deniz anaları olurdu.
Tüm bu seremoniye eşlik eden deniz kestanelerini, deniz hıyarlarını ve deniz yıldızlarını saymıyorum bile… Bunların hepsi günlük yaşamımızın doğal bir parçasıydı.
Biraz daha derinlerde yaşayan pinaları ise bu gözler gerçekten gördü.
Yani ben çok şanslı gözlere sahibim.
Şanslı göz diye bir şey gerçekten var aslında…
Ne mutlu bana.
Şimdilerde yeni tanıştığım insanlara Bodrumlu olduğumu söylediğimde şaşırıyor, inanamıyor ve “Ne kadar şanslısın.” diyorlar. Çünkü bir tatil beldesinde doğduğumu düşünüyorlar.
Bir bakıma haklılar elbette.
Oysa benim için Bodrumlu olmak; işte bu şanslı gözlerin gördükleriyle oluşmuş bir bilinçaltına, muhteşem anılarla örülmüş bir belleğe ve böylesine güzel bir çocukluğa sahip olmak demek…
Zeynep Figen Işık















