Türkçe, kökleri Göktürklere kadar uzanan, yüzyıllar boyunca gelişerek zenginleşmiş köklü bir dildir. Her kuralı, her sözcüğü ve her sesi; bir milletin tarihini, kültürünü ve ruhunu taşır. Farklı dillerden alınan sözcükler bile zamanla Türkçenin içinde yoğrulmuş, ona ayrı bir renk ve zenginlik katmıştır.
Ancak bugün çevremize baktığımızda, elimizdeki bu büyük hazinenin yeterince korunmadığını görüyoruz. Sorun yalnızca yabancı kelimelerin kullanılması değildir. Anlamı olmayan kısaltmalar, özensiz ifadeler ve dilin yapısını bozan alışkanlıklar, Türkçenin güzelliğini gölgelemektedir.
Elbette yeni bir dil öğrenmek ve gerektiğinde o dilin kelimelerini kullanmak insanın ufkunu genişletir. Her öğrenilen dil, dünyaya açılan yeni bir penceredir. Fakat kendi dilimizin değerini unutmadan… Bir “günaydın” demenin bile zor geldiği bir dönemde, asıl kaybettiğimiz şey kelimeler değil; kelimelerin taşıdığı samimiyet, saygı ve aidiyet duygusudur.
Peki bunun sebebi nedir? Batıya duyulan hayranlık mı, yoksa insanların birbirinden etkilenmesi mi? Belki de ikisi birden. Çünkü dil, toplumun aynasıdır. İnsanlar nasıl düşünüyorsa öyle konuşur; nasıl konuşuyorsa zamanla öyle yaşamaya başlar.
Türkçe yalnızca bir iletişim aracı değildir. Türkçe, geçmişimizden geleceğimize uzanan bir köprüdür. Bu köprüyü korumak, yalnızca dilimize değil; kimliğimize, kültürümüze ve yarınlarımıza sahip çıkmaktır.















