Sabır…
Hem oldurur hem öldürür…
Ya var olur ya da yoktur elindekiler.
Benim sandıkların…
Bedenin bile…
Çünkü insan,
En çok da “sahibim” dediklerinde yanılır.
Zaman avuçlarından akarken anlarsın;
Hiçbir şey gerçekten senin değildir.
Ne yüzün aynada kalan hâli,
Ne sesin,
Ne sevdiklerin,
Ne de bir ömür uğruna savaştığın dünya…
Sabır…
Bazen bir dağın yükünü sırtlanmaktır,
Bazen tek bir kelimeyi içine gömüp susmak.
İçinde kopan fırtınaları
Kimse duymasın diye
Gülümsemeyi öğrenmektir.
Ve insan…
Sabrettikçe büyüdüğünü sanır çoğu zaman.
Oysa bazı sabırlar vardır;
İnsanı olgunlaştırmaz,
İçten içe eksiltir.
Bir mum gibi…
Sessizce eritir ruhunu.
Çünkü her bekleyiş umut değildir.
Bazı bekleyişler,
Kendi yok oluşuna tanıklık etmektir.
Bir gün anlarsın;
Sabır sadece dayanmak değildir.
Ne zaman vazgeçeceğini bilmek de sabırdır.
Kendini tüketen kapıları kapatmak,
Ruhunu inciten yerlere dönmemek,
Kırıldığın yerde kök salmamak da…
Çünkü insanın kendine en büyük ihaneti,
Canını yakan şeyleri
“Belki düzelir” diye kutsamasıdır.
Ve hayat…
Kimse için durmaz.
Zaman,
Acıya da mutluluğa da aynı hızla yürür.
Sen hâlâ geçmişin küllerinde nefes ararken,
Ömür sessizce eksilir.
Sabır…
Yerinde kullanılırsa insana güç olur.
Yanlış yerde kalırsa mezar olur.
Bu yüzden bazen gitmek gerekir.
Bazen susmak.
Bazen ardına bile bakmadan
Kendini yeniden doğurmak gerekir.
Çünkü bazı insanlar seni iyileştirmez;
Sadece sabrını sınar.
Ve bazı savaşlar kazanılmaz…
Sadece insanı yorar.
En sonunda anlarsın;
İnsan bu dünyada
Bir şeye sahip olmak için değil,
Kendini bulmak için vardır.
Ve kendini bulan biri için
Kaybetmek diye bir şey yoktur artık…















