Ruhun en karanlık dehlizlerinde, kelimelerin bile yankılanmaktan korktuğu o dar geçitte, insanın kendi varlığıyla girdiği o sessiz ama gürültülü savaşı anlamak zordur.
İç dünyada biriken yükler, görünmez taşlar gibi ruhun omuzlarına yığılır. Her insan bu taşları farklı taşır. Kimisi susarak, kimisi gülümseyerek, kimisi de içe kapanarak. Ama bazı anlar vardır ki, kelimeler bile ağırlığını kaybeder, insan kendi iç sesine bile yabancılaşır. İşte o yabancılaşma, en sessiz fırtınanın çığırından çıktığı intihar anıdır.
İntihar dediğimiz şey, çoğu zaman ölümü değil, dayanılmaz hale gelmiş bir yaşamın içindeki sessiz çığlığı anlatır. İnsan bazen ölmek istemez, sadece içinde bulunduğu acının artık bitmesini ister. Bu ince ayrımı görmek, meselenin en kırılgan yeridir.
Bu durum çoğu zaman uzun bir birikimin sonucudur. Çocukluktan kalan kırılmalar, görülmemişlik hissi, anlaşılmama duygusu ve sürekli ertelenen acılar… Hepsi birer gölge gibi büyür. İnsan bazen kendi iç labirentinde çıkışı olmayan bir koridora girdiğini sanır. Oysa çoğu zaman kapılar vardır, fakat gözler karanlığa alıştığı için fark edilmez.
Güneşin her gün aynı kayıtsızlıkla doğması, iç dünyası kışa teslim olmuş bir ruh için en büyük hakarettir. Zihin, artık dış dünyadan gelen ışığı soğuramaz hale gelir, renkler soluklaşır ve sesler boğuk bir uğultuya dönüşür. Bu noktada kişi, hayatın kıyısında duran bir seyirci gibidir. Kendi hayatının başrolünden istifa etmiş, perdenin inmesini bekleyen yorgun bir gölgeye dönüşmüştür.
İnsanın en büyük yanılsamalarından biri, acının sonsuz olduğuna inanmasıdır. O an, zaman bile donmuş gibi hissedilir. Gelecek fikri silikleşir, geçmiş ise ağır bir yankıya dönüşür. Bu zihinsel daralma, kişinin dünyayı yalnızca tek bir noktadan görmesine neden olur. Oysa hayat, çoğu zaman tek bir pencereden bakılamayacak kadar geniştir.
Bazı ruh halleri, bir tür içsel sessizlik üretir. Bu sessizlik huzur değil; aksine, duyguların geri çekildiği bir boşluktur. İnsan konuşur ama kendini duyamaz, kalabalıklar içinde yürür ama dokunulmaz hisseder. Bu noktada yalnızlık, fiziksel bir durum olmaktan çıkar, varoluşsal bir hale dönüşür.
Bu karanlık düşünceler çoğu zaman yardım çağrısının en sessiz biçimidir. İnsan her zaman “yardım et” diyemez; bazen sadece varlığıyla, suskunluğuyla bunu anlatmaya çalışır. Ama ne yazık ki sessizlik, çoğu zaman yanlış anlaşılır ve görmezden gelinir.
Hayatın içinde en küçük bir temas bile bazen büyük bir fark yaratabilir. Bir cümle, bir bakış, bir “buradayım” hissi… Bunlar görünürde küçük, fakat iç dünyada büyük etkiler doğurabilir. Çünkü insan zihni, tamamen kopmadan önce çoğu zaman tutunacak ince bir ip arar.
Bu karanlık düşünceler mutlak değildir, değişebilir, dönüşebilir ve hafifleyebilir. İnsan zihni, en derin çöküşlerden bile yeniden yapılanma kapasitesine sahiptir. Hiçbir duygu sabit bir kader değildir. Zaman, doğru destek ve anlaşılma, içsel dengeyi yeniden kurabilir.
En sonunda şunu hatırlamak gerekir ; İnsan, yalnızca acısıyla tanımlanamaz. Kırıldığı yerler kadar, iyileşme ihtimali de vardır. Bazen hayat, en karanlık noktadan sonra yeniden başlar; ama bunun için önce o karanlığın içinde birinin “yalnız değilsin” demesi gerekir.















