“Ve belki de bu yüzden insan,
en çok kalbini susturduğunda kaybolur…”
Hayır…
Kaybolmaz sadece.
Yavaş yavaş silinir.
Kendi içinden eksilir.
Kendi hayatının yabancısı olur.
Çünkü kalp sustuğunda, insan yaşamayı bırakmaz…
Ama hissetmeyi bırakır.
Ve hissetmeyen bir insan, sadece nefes alan bir gölgedir.
Kalbini susturmak cesaret değildir.
Aksine…
Korkunun en sessiz, en sinsi hâlidir.
İnsan bazen konuşmaz.
Çünkü kırılmaktan korkar.
Seçmez.
Çünkü kaybetmekten korkar.
Gitmez.
Çünkü yalnız kalmaktan korkar.
Ve sonra kendine şunu söyler:
“Ben mantıklı olanı yaptım.”
Hayır.
Sen sadece kalbini susturdun.
Ve her susturduğun yerde,
kendinden bir parça gömdün.
Şimdi dön ve bak…
İçinde kaç yarım kalmış cümle var?
Kaç “keşke” boğazında düğüm?
Kaç adım atılmadan çürümüş?
İnsan en çok yanlış yaptığı için değil…
Doğruyu hissettiği hâlde susmayı seçtiği için yanar.
Çünkü kalp bilir.
Her zaman bilir.
Kiminle kalman gerektiğini,
neden gitmen gerektiğini,
neye “evet”, neye “asla” demen gerektiğini…
Kalp bağırmaz.
Ama sustuğunda hayatın sesi kesilir.
Ve bir gün…
Her şeyi doğru yaptığını sandığın o hayatın ortasında,
derin bir boşlukla yüzleşirsin.
Başarılısındır belki.
Güvendesindir.
Doğru yerdesindir.
Ama kendinde değilsindir.
İşte asıl kayboluş budur.
Yolunu değil,
kendini kaybetmek.
Ve bundan daha ağır bir kayıp yoktur.
Çünkü insan her şeyi yeniden kurabilir…
Ama kendini kaybederse, neyin üzerine kuracak?
O yüzden bazı suskunluklar masum değildir.
Bazı vazgeçişler olgunluk değildir.
Bazı kabullenişler güç değil…
İçten içe çöküştür.
Ve en acısı şu:
İnsan bunu herkesten saklayabilir…
Ama kalbinden asla.
Çünkü kalp unutmaz.
Sadece bekler.
Sustuğun her şeyi,
yüzleşmediğin her gerçeği,
kaçtığın her duyguyu biriktirir…
Ve günü geldiğinde,
hepsini tek bir soruya dönüştürür:
“Sen ne zaman kendin olmayı bırakacaksın değil…
Ne zaman yeniden kendin olacaksın?”
İşte o an anlarsın…
Kaybolduğun yer dışarısı değildir.
Bir şehir, bir insan, bir hayat değildir.
Kaybolduğun yer…
Susturduğun kalbinin tam ortasıdır.





















