Sabahın ilk ışıkları perdeyi aralarken, zihnim henüz uyanmadan önüme bir kavşak çıkar: Ne giyeceğim? Kahve mi çay mı? Bu küçük sorular, masum görünümleriyle günün kapısında bekleyen ilk taşlardır. Henüz yolun başında yorulmuş hissetmem bundandır, çünkü karar vermek, fark edilmeden omuzlara yüklenen görünmez bir çantadır.
Karar yorgunluğu, bu çantanın gün boyu ağırlaşmasıdır. Her tercih, zihinden bir parça koparır; sanki beynin içindeki ışıklar birer birer sönmeye başlar. Başlangıçta berrak olan düşünceler, akşamüstüne doğru buğulu bir cama dönüşür. Ne kadar bakarsan bak, netlik azalır.
Zihnin içindeki sonsuz merdiven gibi yükselir karar yorgunluğu. Her adım bir seçenek, her basamak bir sorumluluk taşır. Yukarı çıktıkça nefes daralır, bakışlar yorulur. En tepeye ulaştığında, insanın içindeki boşluk fark edilir: seçimlerin ağırlığı, ruhun hafifliğini gölgelemeye başlar.
Modern hayat bu yorgunluğu ustaca besler. Market rafları rengârenk bir orman gibidir; her ürün “beni seç” diye fısıldar. Telefon ekranları, bitmeyen bildirimleriyle zihnin kapısını sürekli tıklar. Seçenek çoğaldıkça özgürlük artmaz; aksine, insan kendi iradesinin içinde kaybolur.
Bir noktadan sonra kararlar nitelik değiştirir. Öğle yemeğinde ne yiyeceğini seçemeyen biri, akşam hayati bir konuda aceleyle “olsun artık” der. Zihin, uzun bir koşudan sonra nefessiz kalan bir atlet gibidir; varış çizgisi görünse bile adımlar tökezler. İşte o an, yanlış kararlar sessizce sahneye çıkar.
Karar yorgunluğunun bir labirent gibi sessiz duvarları vardır. Sadece zihinsel değil, duygusaldır da. İnsan sabırsızlaşır, tahammülü incelir. En basit sorular bile bir yük gibi hissedilir; “sen seç” cümlesi, gizli bir teslim bayrağına dönüşür. Bu teslimiyet, çoğu zaman fark edilmeden yaşanır.
Oysa bu yorgunluğun farkına varmak, ışığı yeniden yakmanın ilk adımıdır. Bazı kararları otomatiğe almak, zihne nefes aldırır. Her sabah aynı kahveyi içmek ya da belli rutinlere tutunmak, özgürlüğü kısıtlamak değil; onu korumaktır. Zihin, boşluk bulduğunda yeniden üretmeye başlar.
Karar sayısını azaltmak, hayatı renksizleştirmez. Aksine, önemli anları daha canlı kılar. Sürekli seçim yapmak zorunda olmayan bir zihin, derin düşünmeye alan bulur. Sessizlikte, gerçek istekler daha net duyulur.
Belki de sorun, her şeyi kontrol etme arzusudur. Hayat, sonsuz seçenekli bir menü değil; bazen aşçının önerisini kabul etmek gerekir. Akışa bırakılan küçük anlar, zihni dinlendirir. İnsan, her kavşağı yönetmek zorunda olmadığını anladığında hafifler.
Günün sonunda, karar yorgunluğu aynaya bakar gibi bize kendimizi gösterir. Ne kadar yüklendiğimizi, ne kadarını taşımak zorunda olmadığımızı fısıldar. Bu fısıltıyı duyabilenler, çantadan bazı taşları yere bırakır. Ve yol, bir anda daha yürünebilir hâle gelir.























