Annem hep derdi:
” Yağmur mu yağacak ne, kara sinekler ısırıp duruyor!”
Topu topu küçük bir kara sinekti beni deli eden..!
Mutfaktaydım, işlenmişim. Elim suda ve ocak üzerindeydi.
Değil elimi kurulayıp işime ara vermeyi; bacağıma, burnuma, koluma, enseme, rastgele yerlerime konarak ısırıkla canımı acıtan sinekle mücadele etmeyi, dakikalarla yarış halindeyim zaten.
Namussuz sinekteki cesarete bakın hele! Tam da burnumun ucuna konmaz mı!
Elim kıpkırmızı domates presine bulanmış durumda… O sinirle elimle kovaladım. Tabi, gayrı etki tepkiydi bu davranışım.
Burnum dahil olmak üzere her yana kırmızı kırmızı domates püreleri saçılmaz mı!
Mutfak tezgahımın üzeri ve yerler sanki kan revan içinde kaldı!
Elimde bıçak, yüzüm kıpkızıl, halimi görmeliydiniz!
Dram karışık komediydi o halim !
Haydi, şimdi de detay temizliğe mi girişelim?
“Vay seni piç kurusu kara sinek!”
Dudaklarımdan bir küfür fırladı, ben bile şaştım kendi halime!
Ellerimi yıkayıp, ocağın altını kapadım, elime aldım bir havlu ve o küçük karasineği yakalamak için sağı solu, havayı kolaçan etmeye başladım.
Yok, yok yakalanmıyor namussuz sinek..! Uyanık da… Hemen kaçıyordu…
Elimde havlu, öylece hareketsiz duruyorum, mutfağın tam ortasında. Bakışlarım her noktayı bir radar gibi tarıyor.
Ayak bileğimin tam arkasına konuyor. Kımıldasam kaçacak. Küçük küçük ısırıyor. Aç mı bu kadar bu sinek yahu! Kan emiyor at sinekleri gibi.
Havluyu yavaşça yukarı savuruyorum, sinek yine toz oluyor.
O an kıvrak zekamı tetikliyorum, sinekten nasıl kurtuluruz? Diye.
Aklıma İstanbul’da ki günlerim düşüyor.
Evimizi Beşiktaş’tan yeni aldığımız Kartal’a taşınırken nakliye hamallarının garip çözümleri geliyor.
“Abla biraz pekmez var mı?”
Şaşırıyorum. Belki kan değerleri düşük, ondan istiyor zavallı, diye düşünüyorum.
“Var, yanında tahin de vereyim mi?” Diye sormadan da edemiyorum.
” Yok abla! Tahinle ne işim olur. Kömürlüğünüz pire dolu!” Diyor.
O an iki kat bana,” KAL” geliyor!
Mutfak dolabındaki pekmez kavanozunu hamala uzatıyorum.
Adam paçalarını dizinin üzerine doğru sıvıyor ve kavanozdaki pekmezi her iki bacağına bir güzel sürüyor.
Sonra da doğru kömürlüğe iniyor. Tabi bende peşisıra onu takip ediyorum.
Kömürlüğümüzün bize ayrılan bölümünü depo olarak kullanmıştık. Orada bulunan soba, alet, vs, teçhizatları küfesine dolduruyor.
Ben kapıda onu izliyorum.
Adam dışarı çıkınca bacaklarını bana gösteriyor.
” İşte yakaladım onları!” Diyor.
Gözlerime inanamıyorum!
Adamın her iki dizlerine kadar silme pireler yapışmış bir halde!..
…
Şimdiki zamana dönüyorum. Acaba pekmez yok bal işi görür mü?
Bal kavanozunu alıp ayaklarımın bilekten yukarısına kadar bal sürüyorum.
Hareketsiz bekliyorum.
Sinek geliyor, bir güzel bal yiyor. Bu kez kaçmıyor tabi. Doğruca balkona çıkıyorum.
Bakıyorum sinek hala bal yemekle meşgul.
“Seni aç sinek seni! Havluyu, yer misin, yemez misin şimdi?”
Diye bir şaplak vuruyorum.
Ve küçük karasinekten böylece balla kurtulmuş oluyorum.
Eski bir söz aklıma düşüyor:
“Bal kavanozu dökülürse arılar, sirke kavanozu dökülürse karasinekler gelir.”
Benim ki bala geldi.
Emine Pişiren/ Kocaeli





















