Biraz düşünün, derim.
Dostoyevski’nin o ünlü sözüyle başlayalım yine: “Bir kadın hem zeki hem kıskanç olursa, iki kadına dönüşür ve bu felakettir.”
Ama asıl felaket, belki de bu zekânın dışarıda yarattığı o soğuk rüzgârdan gelir. Zeki kadınlar, çoğu zaman kalabalığın ortasında bile bir adaya dönüşürler. Çevrelerindeki insanlar, onların keskin bakışlarından, derin sorularından, kolay kolay kandırılamayan akıllarından ürker.
Erkekler, egolarını tehdit eden bir rakip görür bazen…
Kadınlar ise kıskançlık duvarlarını örerler.
Hele bir de güzellik eklenirse işin içine… İşte o zaman yalnızlık, adeta bir kraliyet tacı gibi başlarına oturur.
Düşünün bir: Bir kadın, geceleri eski bir koltukta, elinde kalın bir kitapla oturuyor. Dışarıda şehir ışıkları yanıp sönüyor, ama onun dünyası o sayfaların arasında. Düşünceleriyle baş başa, zihni fırtınalarla dolu. Yalnızlık onun için bir ceza değil; tam tersine, bir sığınak. Çünkü kalabalıkta bile anlaşılmadığını biliyor. İnsanlar yüzeysel sohbetlerle yetinirken, o derinlik arıyor. Bir cümle kurduğunda, karşısındakinin gözlerinde o hafif kaçışını görüyor:
“Bu kadın fazla zeki, fazla karmaşık.”
Bu yalnızlık bazen bir tercih olur. Zeki kadınlar, entelektüel tatminsizlikten kaçınmak için seçerler sessizliği. Derin sohbetlere, anlamlı fikir alışverişlerine ihtiyaç duyarlar. Eğer bir ilişkide bu yoksa, hızlıca soğur kalp. Analitik zihinleri her şeyi tartar:
“Bu kişi bana ne katıyor? Zihnimi zenginleştiriyor mu, yoksa sadece vakit mi öldürüyor?”
Ve çoğu zaman cevap, hayır olur. Razı gelmektense, yalnız kalmayı göze alırlar. Çünkü bilirler ki, yanlış bir birliktelik, yalnızlıktan daha ağır bir yük getirir.
Toplum da bu yalnızlığı besler. Erkekler, geleneksel olarak kendilerinden “üstün” gördükleri kadınlardan çekinir. Zeki bir kadın, erkeğin egosunu sorgulatır;
“Acaba yönetebilir miyim?” diye düşündürtür. Kadınlar arasında ise kıskançlık devreye girer: Onun başarısı yanısıra güzelliği ile buluşmuşsa; onu daha özgüvenli, daha bağımsız kılar.
İşte o bağımsızlık tehdit gibi algılanır.
Sonuçta, zeki kadın hemcinsleri tarafından dışlanırken; karşı cins tarafından ise ya korkulur ya da fethedilecek bir hedef gibi görülür. Ama o, fethedilmek istemez; eşitlik ister, anlayış ister.
Yine de bu yalnızlık, tamamen karanlık değil. O sessizlikte büyür zeki kadın. Kitaplarla, düşüncelerle, kendi iç dünyasıyla zenginleşir. Yalnızlık onun için bir yenilenme olur. Bazen zihni dinlenir, ruhu güçlenir. Ama ne olursa olsun o da bir insandır. Robot değildir.
Onun da doğası gereği, bir gün o derinlikte yüzebilecek birinin varlığını hissetmek ister. Bulduğunda ise, o ilişki sıradan olmaz; fırtınalı, tutkulu ve ömürlü olur.
Zekâ emin adımlarla yürürken, yalnızlık da onun gölgesi gibi peşinden gelir. Ama unutmayın: O gölge, bazen en sadık yol arkadaşıdır. Çünkü ödün vermeden yaşamak, razı olup mutsuz olmaktan yeğdir.
Ve belki bir gün, o zeki kadın kalabalığın içinden bir el uzanır gibi hisseder ve aynı frekansta bir ses duyar. O zaman yalnızlık, güzel bir anıya dönüşür.
Kim bilir?
Ve son sözüm gelsin:
Zekâsı derin bir kadınla konuşmak, denizin dibine dalmaktır; nefesini tutmayı bilenler, o kalpte ki derinliklerde inci bulur.
Mutlu seneler diliyorum.
Kalın sağlıcakla…
Emine Pişiren / Akçay























