YÜREKTE BÜYÜYEN SEVGİ
Evin salonuna ağır bir sessizlik çökmüştü. Anne ve babanın ellerinde tuttuğu gazete, adeta bir kor parçası gibi parmaklarını yakıyordu. Sayfadaki manşet, genç bir kızın dram yüklü intiharı ve geride bıraktığı o zehir zifiri mektuptu:
“Keşke gerçeği bana önceden siz söyleseydiniz…”
Bu cümle, karı kocanın zihninde fırtınalar kopardı. Bakışlarını kâğıttan kaldırıp boşluğa diktiler; her ikisi de kendi iç dünyasının derin dehlizlerine çekilmişti. Yedi yaşına kadar el bebek gül bebek büyüttükleri, üzerine titredikleri kızlarına o ağır gerçeği nasıl söyleyeceklerdi?
“Seni yetimhaneden evlatlık aldık,” demek, sanki inşa ettikleri bu sıcak yuvanın temeline dinamit koymak gibi geliyordu. Uzun süren istişarelerin ardından, dudaklarında buruk bir kararlılıkla ayağa kalktılar.
Okul çıkışı kızlarını yanlarına alıp eve geldiler. Baba, kızının ipek gibi saçlarını şefkatle okşayarak kanepeye oturdu:
“Gel kızım, şöyle yanımıza otur bakalım. Annenle bir karar aldık, sana önemli bir açıklama yapacağız.”
Küçük kızın gözleri ışıldadı, yerinde duramıyordu:
“Beni nereye götüreceksiniz? Yoksa yine bir sürpriz mi yapacaksınız babacığım?”
Annenin boğazına bir düğüm oturdu. Kelimeleri zihninde birer birer tarttı, en yumuşak olanlarını seçmeye çalışarak söze başladı:
“Canım kızım, bu bir sürpriz değil… Babanla sana bir hakikati anlatmak istedik. Başka birinden duyup incinme diye…”
Babanın alnındaki çizgiler endişeyle derinleşti. Kızının minik ellerini, kendi kaba ama sıcak avuçlarının içine hapsetti:
“Seni çok seviyoruz yavrum. Bu anlatacaklarımızdan sonra da seni sevmekten asla vazgeçmeyeceğiz. Bunu bilmeni istiyoruz.”
Sesi titreyince devam edemedi; göz pınarlarında biriken yaşı saklamak için başını hafifçe yana çevirdi. Eşi, onun bu çaresizliğini görünce hemen desteğe koştu:
“Çünkü sen bizim biricik yavrumuzsun. Bizim ilk göz ağrımızsın.”
Küçük kız, meraklı bakışlarını bir annesine bir babasına gezdiriyordu. Anlatılanların ağırlığını henüz fark etmemişti. Heyecanla babasının kolunu çekiştirdi:
“Hadi çabuk söyleyin! Bana ne aldınız?”
Anne daha fazla dayanamadı; kızını göğsüne bastırıp o cennet kokusunu içine çekti. Kulağına bir sır fısıldar gibi usulca:
“Seni yuvadan evlatlık aldık kızım,” dedi.
Küçük kız duraksadı. Başını kaldırıp masumiyetle sordu:
“Evlatlık ne demek anneciğim?”
Anne, sağ elini önce hafifçe karnına koydu; ardından sol elini kalbinin üzerine yerleştirip hızlı hızlı vurdu:
“Çocuğunu burada değil, tam şurasında büyüten anne ve babanın evladına ‘evlatlık’ denir canım kızım.”
Küçük kızın yüzünde güneş açtı, kollarını annesinin boynuna doladı:
“İkinizin yüreğinde yaşamak ne güzel anneciğim!”
O gün hiçbir şey sarsılmadı; aksine sevgi bağları daha da perçinlendi.
Zaman, bir su misali akıp geçti. O küçük kız büyüdü, azmiyle üniversiteyi birincilikle bitirip doktor oldu. Üstelik başarısı sınırları aşmış, yurt dışında uzmanlık bursu kazanmıştı. Mezuniyet günü salon hıncahınç doluydu. Kürsüden o isim yankılandı:
“Elif Soydemir!”
Elif, vakur adımlarla kürsüye yürüdü. Diplomasını ve ödülünü aldıktan sonra mikrofonu eline aldı. Binlerce kişinin huzurunda, sesi titreyerek konuşmaya başladı:
“…Başarımı, beni bugünlere taşıyan anne ve babama borçluyum. Ben gerçek anne ve babamı hiç tanımadım, onları hiç merak da etmedim. Bana yedi yaşımdayken evlatlık olduğumu söylediklerinde, o kelimenin ağırlığını tartamayacak kadar küçüktüm. Sadece ‘Evlatlık ne demek?’ diye sormuştum. Hiç unutmam o günü…”
Elif, salondaki anne ve babasına bakarak devam etti:
“…Demişlerdi ki: ‘Evlatlık; karında değil, yürekte büyütülüp çok sevilen evlattır.’ O günden sonra onları daha çok sevdim. Çünkü onlar beni bedenleriyle değil, ruhlarıyla beslediler. İzninizle bu ödülü, beni sol yanlarında büyüten o koca yürekli insanlara takdim etmek istiyorum.”
Sunucunun davetiyle yaşlı çift, gözlerinde gurur yaşlarıyla kürsüye doğru yürüdü. Salon buz kesmişti; ne bir ses ne bir nefes… Sadece sevginin o muazzam sessizliği hakimdi. Tüm bakışlar, kürsüde kollarını açmış bekleyen Elif’e ve ona doğru koşan yürekten anne-babasına kilitlenmişti. O an, salondaki herkesin “sol yanından” gözlerine doğru ince bir sızı akmaktaydı.
Emine Pişiren / Kocaeli















