Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Yeni Atmosfer


07 Ocak 2020 00:02

Yorum Yapılmamış

Az önce AVM’den çıkmış insanlarımızı düşünerek, yolun karşısına geçmeye çalışırken, işte dedim tam da öyle, yanılmıyorum. Kocaman bir cipe binmiş küçük beyinli bir kadın, 5 m tasarruf yapmak için ters yöne girdi ve normal yolundan gelen genç bir kızın kullandığı arabanın üstüne çıkmaya çalıştı, kızcağız kaçarken direksiyonu kırdı ve ta taam kaldırımda yürümeye çalışan benimle göz göze geldi. Kızın bakışlarındaki dehşetle benim korku dolu gözlerim bir anlığına birleşti ve sonra çok şükür bir şey olmadan herkes kendi yoluna gitti.

Son saniyede kaçamasaydım belki şimdi bunları yazamayacaktım belki o korkuyla bana bakan suçsuz günahsız kız şu an birine zarar vermenin dehşetini yaşayacaktı. Tek sebepse, küçük beyinli koca arabalı kadının küçücük çıkarı olacaktı.
İşte bence tam da bu, artık insanlar o kadar kendileriyle dolu, o kadar düşüncesiz, o kadar şark kurnazı ki… Birilerini incitmek, elinden bir şeyleri kapmak, karşısındakini küçümseyerek kendini büyük göstermeye çalışmak, kendi hiçliğini başkalarına zarar vermeye çalışarak kapatmak o kadar sıradan ki…
Medya pompalıyor, eğitim sistemi pompalıyor, sınav sistemi pompalıyor, kişiler pompalıyor, kurumlar pompalıyor… Diyorlar ki, en önemli sizsiniz, sizin dışınızda hiçbir şey, hiç kimse önemli değil. Başkalarına ne olursa olsun, yeter ki siz başarılı olun, başarılı olamazsanız da – ki bu daha önemli- ne pahasına olursa olsun ön plana çıkın ve orada kalmak için her şeyi yapın.
Öğrenci misiniz, sıra arkadaşınız, beraber teneffüse çıktığınız o çocuklar var ya, sizin bir numaralı düşmanınız, çünkü rakibiniz. O ne kadar iyi olursa, bilgili olursa, çalışkan olursa o kadar tehlikeli. Çünkü sizden bir adım öne geçebilir… Hadi onun bir şeyiyle alay edin, küçük düşürün, diğer çocukların gözünde değersiz bir şeye dönüştürün, karalayın… Rakip ne için vardır ki? Dürüstçe rekabet edip, hem kendini hem onu geliştirmek mi, deli misiniz siz? Her şey benim olmalı, benimle olmalı. Benim gücümden ya da şerrimden korkanları da iliştiririm yanıma, al sana arkadaş. İşte ya, çok mu zormuş sanki arkadaş bulmak?
Bir çocuğunuz mu var, e o zaman ne duruyorsunuz o çocukla bütünleşin. Ben kelimesini artık unutun, hep biz deyin ki çocuk gelişemesin sadece sizin hırsınızın eseri olsun.
Yeğenimin makarna gününe davetliydim, epey bir dolaştım okulunun koridorlarında ve salonunda. Ve tüm veliler çocuklarından bahsederken, “biz” kelimesini kullanıyordu. Biz, bu sene İngilizcede zorlandık, Türkçeciyi sevmediğimiz için geçen yıl derslere girmek istemedik, biz bu sene farklı bir spora gideceğiz ( Diğer spor dalını çocuk sevmiş ama takıma girememiş, takımına girebileceği daha az öğrencinin başvurduğu bir dal seçeceklermiş)… Sınıfın birincisi olan bir erkek çocuğu varmış, aslında birinci olmaması lazımmış, çocuk çok durgun kendi halindeymiş, hâlbuki biz pek sosyalmişiz, o zaman bu çocuğa geçilen bu torpil neyin nesiymiş? Koskoca kadınlar sanki sınıf arkadaşlarıymışlar da, kıskançlıktan ölüyorlarmış gibi dakikalarca o çocuk hakkında konuştular. Hem de hiç ben ne yapıyorum, o küçücük çocukla niye uğraşıyorum, ben kimim diye düşünemeden…

Bir dershaneyle görüşmeye gitmiştik. Dershane, öğrenci kabulü için yaptıkları sınavdan en az 400 puan alımını şart koşmuş. İki kardeşi getirmiş anneleri, kız çocuk 398 almış, erkek çocuk 408. Müdür, sadece erkek olanı alabileceklerini kızı alamayacaklarını söyledi. Annesi o an nasıl çıldırdı, kıza nasıl saldırdı… Ne salaklığını koydu, ne geri zekalılığını… Buraya kayıt ettireceğini söylemiş tüm arkadaşlarına, ee onlar da biliyorlarmış 400 puan sınırını şimdi ne yapacakmış, onlara ne diyecekmiş? Öyle bir bağırıyor, öyle bir tepiniyordu ki, zavallı kız sadece donmuş bir halde duruyordu, eminim ağlaması bile yasaktı. Kız okulun yüzme takımındaymış, dereceler alan bir takımın parçası. Anne sinirden kızının dünyasını parça parça ederken, son darbeyi de vurdu, bundan sonra yüzmek müzmek yok, hemen ayrılıyorsun o takımdan, bir daha adını bile anmayacaksın diye haykırdı. O an elinden gelse kızını lime lime edecekti (ki ruhuna yaptığı oydu) hem de hiç acımadan. Kendine geldiğinde evet ama eminim o an hiç acımazdı.

Dershanedeki diğer öğrenciler bile ağlamaya başladı, moralleri yerle bir oldu. Ama ben asıl kaç yıllık eğitimciyim diye kurum kurum kurulan dershane sahibine baktım. Şunlar gitse de sıradaki kayıtları yapsam diye, sıkılarak bekliyordu. Yazıklar olsun, o kadar olayın içinde “ 2 puandan bir şey olmaz, kardeşinden ayrılmasın, size bir istisna yapalım, kızımız da azıcık fazla çalışsın. Yüzmesini de yasaklamayın, “keşke tüm gençler spor yapabilse” gibi cümleler kurmasını beklerdim ama sadece sıkılarak izledi.

Öğretmenseniz de tabi ki en arananı siz olun, o yüzden çocukları ezin, birbirinden nefret eden, hep daha üstün olmaya çalışan çocuklar yaratın. Farklılıkları asla ödüllendirmeyin, hatta ödüllendirmeyi bırakın hepsini törpüleyin ki çocuklar sizi uğraştırmasın. Onlar bir derslerinde en iyi olmakla iki, birbirleriyle uğraşsınlar. Siz de sınavda en iyi puanları alan çocukların öğretmeni olmakla gururlanın.
Ya da bırakın ne yaparlarsa yapsınlar, zaten 3 kuruş maaşla bu artık başa çıkılması imkânsız şımarıklıkta yetiştirilmiş daha doğrusu, ortalığa koyrulmuş çocuklarla mı uğraşacaksınız?
Ya da geçen yıl, bir Anadolu lisesindeki İngilizce öğretmeni gibi yapın, bakalım bir daha bu kadar şımarabilecekler mi?
Öğretmenleri çocuklara gruplara ayrılarak, etraflarında gördükleri şeyleri tanıtmalarını istemiş. Bir grup çocuk da, hayvanları anlatmayı düşünmüş ve her biri bir hayvanın makyajını yaparak hazırlanmış. Ders başlayınca yüzlerinde canlandırdıkları hayvana ait makyajlarla, kendi yazdıkları metinlerle başlamışlar hayvanları anlatmaya…
Ne güzel değil mi, ödevlerini çok ciddiye almışlar, alkışlamak lazımken, hocaları bunların saçından tutup, türlü hakaretlerle böyle maskaralıklara izin vermeyeceğini, hemen gidip yüzlerini yıkamalarını, böyle devam ederlerse hepsinin sözlü notunu sıfır vereceğini söylemiş. Çocuklar gözyaşları içinde, nerede hata yaptıklarını anlamaya çalışırken, öğretmenleri de ne güzel terbiye verdim, bir daha akıllı uslu olurlar, diye sevinmiştir herhalde.
İnsanın kendini bilmesi, bir duruşunun olması, hata ya da eksikliklerini fark ederek düzeltmeye çalışması takdire şayanken şimdi, duruşsuz, saygısız ve görgüsüz insanlar kapladı etrafımızı…
Mesela ben, bazı kadınları anlayamaz oldum. O ailenin direği (erkek değil kadın), toplumun oluşmasını, yetişmesini ve gelişmesini sağlayan, değerlerle donatan en önemli ferdiyken, en güzel, en ilgi çeken, en seksi insanı olmaya çabalamaya başladı. Kendine gereksiz yere yapışan yükleri, kısıtlılığı, üstünden atması gerekenleri attı ama atmaması gerekenlerin de değerini bilemedi.
Kadın bozulursa toplum bozulur, o yüzden kadın dergileri, diziler, filmler hep kadının övünülecek hasletlerini kötüymüş, gericilikmiş, adeta bir tür köylülükmüş gibi sundu.
Erkekler karılarını aldıkları kocaman ciplerle oyalarken, dışarda hep çıkarları için kendisini çok kolay sunacak kadınlar buldular.
Saygısızlık zaten adeta etrafımızı saran bir atmosfer gibi, bencillik, görgüsüzlük had safhada. İnsaniyet, insan ruhuna ve kimliğine yakışan tüm davranışlar saflık hatta salaklık oldu. Kurnazlık, insanları aldatma, kötülük yapma, satma, azıcık çıkar uğruna her tür rezilliği göze alma övgüye değer, büyük zeka işi oldu. Eskiden eleştirilen görgüsüzlükler şimdi akılla anılır oldu.

Eskiden bilmemek çok zorlayıcı ,çok kötü hissettiren bir şeyken şimdi cahil olmak moda oldu. Bilmemek, eksiğini kapatmamak büyük meziyetlerden sayıldı.

Trafiğe çıkınca bir bakın, insanın insana davranışını, bir saniye önce gitmek için yoldaki insanların hayatını hiç düşünmeden tehlikeye atışlarını, küfürleri, hakaretleri, yarışanları, makas atanları… Acemi sürücü görüp üstüne gidip kaza yaptırmaktan zevk alanları, bayan sürücülerin üstüne üstüne sürenleri…
Bir ülke insanlarının kalitesi bence trafikteki davranışlarından belli olur, ne kadar kurnaz, ne kadar bencil, ne kadar saygılı ya da saygısız ne kadar görgülü ya da görgüsüz…
Yani insanlar o kadar ben olmuş, o kadar insanlıktan soyutlanmış ki, kime ne olduğunun umurunda olup olmadığını bile bilmiyor. Farklılıklarımızı görelim, farklılıklarımızı benimseyelim, sevelim, kabul edelim falan deniliyor ya, biz aynılıklarımızı bile kabul edememişiz daha… Aynı giyinen, aynı düşünen insanlar bile birbirleriyle rekabet halinde, hep bir üstünlük, hep bir ben halinde…
Yani bir ben var ortada, bir de bana benzeyen, benim gibi düşünen, bana itaat eden, benim hırslarımı gidermemi sağlayan, gerisi, gerisi mi ne olursa olsun…
(Allah hepimizi bunlardan korusun)

Okunma Sayısı: 98
Kategori: Meryem ÖZEN

Yazarın Diğer Yazıları

Bizi Türk Filmleri Mahvetti

Türkan Şoray sevdiği adama yaslanmış gözlerini iri iri açarak mutluluğu yudum yudum içiyor, çok mutlu,...

Kadınlar Ne İster?

“Seni seviyorum” dedi kadın can-ı gönülden inanarak… Adam da “Seni seviyorum” dedi, belki bir şekilde...

Babam Şadi Özen

– Hadi baba hadi, elini çabuk yıka İlkokul son sınıftayken sağ elimi kırmıştım ve kendimce...

Çok Şuhsunuz! Sayın Bayan!

Giyin, giyin… Süslen, süslen… Gözlerine sürme çek… En seksi sen bak… Hatta ayna karşısında biraz...

Taşınma Halleri

Taşınırken, herkes ama istisnasız herkes ihtiyacın olursa ara der hatta yalvarır sonra büyük çoğunluk ortadan...

Yorum Yazın

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.