Farkında mısınız, bir alay değerlerimizi unuttuğumuz gibi mektup yazma kültürümüzü de yitirdik?
Eskiden, diyorum, çok eskiden dillendiremediğimiz duygu ve düşüncelerimizi uzun uzun iletirdik sevdiklerimize.
Ünlü şairimiz Nazım Hikmet ‘in Piraye’ye ve diğer 12 kadınla yaşadığı aşklarının kanıtlarını bugün bile okuyoruz. Cumhuriyet öncesi ve sonrasında yaşamış kadın şairlerimizden Şükufe Nihal’e yazdığı mektubunun son satırlarında sevilen kadına sitemine tanık oldum:
” Ben sizin için çıldırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz!”
Evlenip boşandığı ve aklından çıkaramadığı Piraye’nin adını saatinin kayışına kazımış olan şairimize bakın Piraye üç noktayı nasıl koymuş?
“Sen beni kıskanıyorsun. Ve benim gülmem tutuyor.
Ben aşkı: Hürmet, muhabbet ve sadakat, diye anlarım (…)”
Nazım 12 kadın için yazmış olduğu sayısız mektupların içinden Münevver ‘e nasıl bir tutku beslediğini ve gözlerinin rengini dahi yazdığı dizelerden anlaşılıyor. Hem de üç noktalı…
“Siz aydınlıkta öyle kımıldamadan durun,
güneş duradursun yeşil entarinizde,
Yaram birdenbire açıldı
Kan gövdeyi götürüyor bendenizde…”
Kadın ruhundan anladığını bildiğimiz, ama Piraye, Münevver ve Vera üçgeninden çıkamamış ve birçok aşklara yelken açıp hayal kırıklığı yaşamış ünlü şairimiz Nazım bir söyleminde aşkı şöyle ifade etmiş:
” Aşk bazen gitmekle kalmak arasında verdiğin en büyük savaştır. Ve sevmeyeni aklı, gerçekten sevenin kalbi kazanır bu savaşı…”
.
Dikkat ettiyseniz yazılarımın ve şiirlerinin son mısralarına üç nokta iliştiririm. Tabi bunu genellikle, ” siz tamamlayın” veya ” devam edebilir” düşüncesiyle iliştiriyorum.
Tabi üç noktanın çok eski bir hikayesi de söylenir. Özellikle romantik düşünenlerin hikayeyi okuyunca seveceklerini umuyorum:
Çook eski yıllarda askerlik süreleri uzunmuş. Tabi savaş sonrası azalan erken nüfusunu düşünecek olursak bu süreyi normal karşılarız.
İşte üç ve dört yıl vatan görevini yapan askerler hasretle ailesinden, sevgiliden mektup beklerlermiş. Sevgililer de asker yolu…
Tabi o eski yıllarda okuma yazma oranı çok düşükmüş.
Peygamber Ocağı diye bilinen asker ocağında
” Ali Okulu” okuma yazma öğretilirmiş. Asker veya baba bir mektup gönderdiği zaman okuma bilen bir kişi de mektubu yüksek sesle okurmuş. Ve mektup en son askerin eşine gidermiş.
Mektup sesli okunduğundan asker her şeyi açıkça yazamazmış. O sebeple mektubun sonuna “Üç nokta” koyarmış. Bu üç nokta sevgiliye söylenen en güzel sözleri, en özel anları yansıtırmış.
” Seni seviyorum…”
“Özlüyorum…”
“Aklımda, kalbimde, tenimde ve her zerremde sen varsın…” Gibi…
Eş veya nişanlı mektubu eline alır almaz mektubun sonuna bakarmış.
Kısacası romantizm aşkı besleyen, yaşatan, hissettiren bir akımdı.
Sevgilinin bir üç noktası dahi beyinde ne çok imgenin uçuşmasına sonra da kalpte kelebeklerin dansına neden olabiliyordu ki aşk yüreğin sürgününde dahi yaşatılıyordu.
Şimdiki fastfood sevdaları görünce insanların aşka ister istemez hakkını vermediklerini düşünüyorum…
Ve son sözüm:
(…) sizlere de gelsin.
Aşkla kalın!
Emine Pişiren/ Akçay





















