Küçük teyzem Antalya’da yaşıyordu. Yanlış bir ameliyat geçirdiğini öğrenir öğrenmez onu Balıkesir’e getirip yeniden ameliyat ettirmiştim.
Oğlunu evlendirdikten sonra yapayalnız kalmıştı. Edremit’i sevmişti; bize yakın bir ev satın almak istiyordu. İyileşir iyileşmez emlakçıları dolaşmaya başladı. O gün de yine ev bakmak için heyecanla dışarı çıkmıştı.
Birkaç saat sonra eve döndüğünde hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gözyaşları sicim gibi yanaklarından süzülürken, ne kadar derin bir sarsıntı yaşadığını anlamıştım; göz kapakları şişmiş, yüzü kireç gibi olmuştu.
Yanına yaklaşıp, “Hayırdır teyzem, ne oldu?” diye sordum.
Beni eliyle hafifçe iterek, “Dur biraz nefes alayım kızım,” dediğinde sustum.
Teyzemi çok severdim. Çocukla çocuk, yaşlıyla yaşlı olurdu. Onun tek sevmediğim yanı, iflah olmaz bir “kitap hırsızı” oluşuydu. Kitaplığımdaki boşalan rafları gördükçe üzülürdüm çünkü giden kitaplarım bir daha geri gelmezdi. Ben de onun evine gittiğimde, bana ait ne kadar kitap varsa bulur, valizime doldurup geri getirirdim.
Kısacası, okumayı bu kadar seven, yumuşak kalpli teyzemin canını acaba ne yakmıştı?
Konuşmaya pek niyeti yoktu. Balkonda üst üste sigara içiyordu. Türk kahvesini çok sevdiğini bildiğimden ikimize de orta şekerli birer kahve pişirip yanına yaklaştım. Tepsiyi masaya bırakıp ellerini tuttum. “Hadi, kahve içelim…” der demez asıl soruyu sordum: “Yufka yüreğini kim üzdü senin teyzem?”
Kızarmış gözlerle bana baktı: “Yarım saat önce gittiğim o ev…” dedi.
İçimden, “Acaba beğendiği ev çok mu pahalıydı?” diye geçirdim. Sessizliğimi görünce devam etti:
”Ev üç katlı ve muhteşemdi kızım. Üstelik garajı da vardı ama…”
Bu kez ona doğru eğildim: “Hımm… Evi beğendiğine göre fiyatını beğenmedin herhalde. Yanılıyor muyum?”
Burnunu çekip mendiliyle sildi, kahvesinden bir yudum aldı: “Fiyatı çok uygun. Hatta elimdeki para artıyor bile…”
”Allah Allah! Ne demekti şimdi bu?” diye düşünürken merakımı giderdi:
”Ölümün nasıl da aniden geldiğini o evin içine girdiğimde anladım Emine!”
Düşüncelerimi bir merak bulutu kuşatmıştı. Teyzem devam etti:
”Evin gerçek sahipleri, o gün sadece alışveriş yapmak için çıkmışlar evden. Yemek masasında iki kişilik kahvaltı sofrası kurulmuş… Belli ki dönünce kahvaltı edecekler miş. Düşünebiliyor musun; çay bardakları, tuzluk… Kimse dokunmamış. Her şey olduğu gibi duruyor. Sanki az sonra kapıdan gireceklermiş gibi…”
Teyzem sigarasından derin bir nefes çekip dumanı havaya üfledi. Gözyaşları dinmişti. Sordum: “Ne olmuş o yaşlı çifte?”
”Marketten çıktıklarında, ellerinde alışveriş poşetleriyle karşıdan karşıya geçerken freni tutmayan bir kamyonun altında kalmışlar. İkisi de oracıkta can vermiş.”
”Allah rahmet eylesin. Ecel işte…” diye fısıldadım.
”Evet… Amin.”
”Kimseleri yok muydu peki?”
Teyzemi yeniden hıçkırık tuttu: “Olmaz olur mu? Hatıralara hiç saygısı olmayan iki oğulları varmış… Duvarda asılı duran anne ve babasının evlilik fotoğraflarını bile almamışlar. Kişisel eşyaları dolaplarda öylece dururken evi olduğu gibi satılığa çıkarmışlar.”
Teyzemi asıl üzen nedeni o an anladım. Evet, dünya malı dünyada kalıyordu ama geride aidiyet duygusu taşıyan, dua edecek, gözyaşı dökecek vefalı bir evladın olmayışı onu yıkmıştı.
”Evi almaktan vazgeçtim,” dedi. “Oraya taşınsam hep onları düşünüp üzülürdüm. O ev asıl gerçeği yüzüme vurdu.”
Merakla sordum: “Hangi gerçeği teyzem?”
”Ölünce insanın bir ‘hiç’ olduğunu… Evladının dahi seni bir eşya gibi toprağa atıp, üç gün sonra tüm değerlerini hiçe sayabildiğini…”
Ve sesi titreyerek fısıldadı:
”Ölüm çok ani geliyor…”
Teyzemin gözyaşlarıyla anlattığı gerçek etkilenmilştim: Dudaklarımdan şiir döküldü..
“Sofrada Kalan Hayat
Bir bardak çay soğudu
Kimse dokunmadı ekmeğe
Sandalyeler bekledi
Kapı hiç açılmadı
Hayat
En çok da
Gelmesi beklenen yerde
Yarım kaldı…”
Emine Pişiren
@herkes























