SEN BENİM HİKÂYEMİ BİLİYOR MUSUN?
Yüzyıllardır bir böceği tembel diye damgaladık.
La Fontaine’in masalını okumayan yoktur. Bütün yaz şarkı söyleyen, hiç çalışmayan ağustos böceği… Kış gelince aç kalıp karıncanın kapısını çalan, “Acırsan ver, acımazsan git” muamelesi gören zavallı.
Nesillerdir çocuklarımıza bu hikâyeyi anlattık.
“Tembellik yaparsan sonun böyle olur,” dedik. “Çalış, biriktir; yoksa kışın perişan olursun,” dedik.
Oysa gerçek başkaymış.
Ağustos böceğinin yaşamının büyük bölümü toprağın altında geçer.
Türüne göre nimf dönemi yıllarca sürebilir; bazı ağustos böceklerinde bu süre on üç, hatta on yedi yıla kadar ulaşır. Bu süre boyunca bitki köklerinden beslenerek kendi yaşamını sürdürür. Ve bütün o uzun yıllar boyunca yeryüzüne çıkacağı günü bekler.
Yeraltında geçirdiği o uzun zaman bir tembellik değil, doğasının gerektirdiği bir yaşamdır. Sabırla sürdürülen bir süreçtir.
Yeryüzüne çıktığında ise erişkin yaşamı görece kısadır.
O birkaç hafta boyunca söylediği şarkı da tembellik değildir. Üreme döneminin, yaşam döngüsünün ve doğadaki varlığının bir parçasıdır.
Belki de biz, yıllarca süren o görünmeyen hayatı hiç görmedik. Yalnızca yeryüzüne çıktığı kısa zamanı gördük ve ona bakarak hüküm verdik.
Peki biz bunu neden bilmedik?
Çünkü sormadık.
Masalda öyle yazıyor diye kabul ettik. Karınca da aslında suçlu değil. O da masalda kendisine verilen rolü oynadı. Kimse gidip ağustos böceğine sormadı:
“Sen gerçekten ne yaşıyorsun?”
Kimse merak etmedi.
Üstelik hiç duran karınca gördük mü?
Hayır.
Hiç ötmeyen ağustos böceği gördük mü?
Hayır.
İkisi de kendi doğasını yaşıyordu. Biz ise birini çalışkan, diğerini tembel ilan ettik.
Yüzyıllar boyunca bir canlıyı araştırmadan, yalnızca anlatıla anlatıla oluşmuş bir hükümle mahkûm ettik.
Bunu insanlar arasında da yapmıyor muyuz?
Birini birkaç dakikalık hâliyle görüyor, yıllarını bilmeden hakkında karar veriyoruz. Görmediğimiz yeraltını, yaşadığı bekleyişi, verdiği mücadeleyi bilmiyoruz.
Oysa her insanın, her canlının kendine has bir toprağın altı vardır.
Görünmeyen, bilinmeyen, yıllarca süren bir çabası…
Bekleyişi…
Mücadelesi…
Biz ise çoğu zaman yalnızca yeryüzüne çıktığı hâlini görüyoruz.
Ağustos böceğine büyük haksızlık ettik.
Belki de mesele yalnızca bir böceğe yaptığımız haksızlık değildir.
Belki yüzyıllardır yanlış soruyu sorduk:
“Hangisi çalışkan, hangisi tembel?”
Oysa belki sormamız gereken şuydu:
“Senin hikâyen nasıl?”
Kim bilir, kaç kişiyi yalnızca gördüğümüz kadarıyla tanıdık…
Kaç kişinin toprağın altında kalan yıllarını hiç merak etmedik?
Belki de ağustos böceği bütün bu yıllar boyunca bize tek bir şey söylemeye çalışıyordu:
“Sen benim hikâyemi biliyor musun?”














