Bir ülkenin savunma sanayii, aslında o ülkenin özgüvenidir.
Bu topraklarda savunma bilinci dün doğmadı.
Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyet’in ilk yıllarında “İstikbal göklerdedir.” diyerek savunmanın ve havacılığın stratejik önemini ortaya koymuştu. Yerli üretim, millî irade ve tam bağımsızlık fikri Cumhuriyet’in temel şiarıydı.
Ankara ve Kırıkkale merkezli üretim hatları kuruldu. Kayaş’ta kapsül, Elmadağ’da barut, Kırıkkale’de mühimmat üretildi. İmkânsızlıklar içinde bir savunma altyapısı inşa edilmeye çalışıldı. Genç Cumhuriyet, bağımsızlığın yalnızca cephede değil, fabrikada da kazanıldığını biliyordu.
Ancak Atatürk’ün vefatından sonra dünya değişti.
İkinci Dünya Savaşı, ardından Soğuk Savaş dengeleri, dış yardımlar ve ithalata dayalı tercihler savunma sanayiinde farklı bir yönelim doğurdu. Yerli üretim iradesi tamamen kaybolmadı; fakat süreklilik ve kurumsal derinlik istenilen ölçüde sağlanamadı.
Zamanla Türkiye, kritik sistemlerde dışa bağımlı bir yapıya sürüklendi.
Çok değil, 20–25 yıl önce tablo netti:
İnsansız hava araçlarını kiralayan, birçok sistemi ithal eden, lisanslı üretimle yetinen bir savunma anlayışı hâkimdi. Yerli üretim oranı yaklaşık %20 seviyelerindeydi. Ambargo ihtimali her zaman masadaydı.
Savunmada niyet vardı ama imkân sınırlıydı.
Potansiyel vardı ama irade dağınıktı.
2002 sonrası dönemde ise savunma sanayii yeni bir istikamete girdi.
Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde bu alan bir devlet politikası hâline getirildi. Uzun vadeli projeler başlatıldı, yerlilik oranını artırma hedefi net şekilde ortaya kondu, Ar-Ge yatırımları hızlandırıldı. Resmî açıklamalara göre yerlilik oranı %70’lerin üzerine çıktı. Savunma ihracatı milyarlarca dolar seviyesine ulaştı.
Ama mesele sadece rakam değildir.
Baykar tarafından geliştirilen sistemler dünya gündemine taşındı.
ASELSAN ve ROKETSAN küresel rekabetin içinde yer aldı.
Türk Havacılık ve Uzay Sanayii büyük ölçekli projeler yürüttü.
Ve bir sembol ortaya çıktı:
Bayraktar Kızılelma
Kızılelma yalnızca bir insansız savaş uçağı değildir.
Bir zihniyet dönüşümüdür.
“Yapamazsınız” denilen bir alanda “yapıyoruz” diyebilmenin adıdır.
Elbette savunma gibi stratejik bir alanda eleştiriler olur. Gecikmeler, maliyet tartışmaları, şeffaflık beklentileri her dönemde gündemdedir. Bu da demokrasinin doğal sonucudur. Ancak değişmeyen gerçek şudur: Türkiye artık savunmada bekleyen değil, üreten bir aktördür.
Bu yükselişin ağır bir tarafı da vardır.
2006 ve sonrasında savunma projelerinde görev yapan bazı mühendislerin hayatını kaybetmesi toplum hafızasında derin izler bırakmıştır. Hüseyin Başbilen, Halit Yıldırım ve Evrim Yançeken… Resmî değerlendirmeler farklı olsa da kamuoyunda oluşan soru işaretleri hafızalardan silinmemiştir. Bu isimler, savunma tarihimizin hüzünlü sayfalarında yerini almıştır.
Bugün gelinen noktada şunu net söylemek gerekir:
Cumhuriyet’in kurucu vizyonu bağımsızlıktı.
Atatürk dönemi bu vizyonun temelini attı.
Sonraki yıllarda çeşitli kırılmalar yaşandı.
Ve mevcut iktidar döneminde savunma sanayiinde belirgin bir şahlanma süreci başladı.
Eski Türkiye savunmada başkalarına bakıyordu.
Yeni Türkiye kendi gökyüzüne bakıyor.
Ambargolarla yön verilen değil, ambargolara karşı alternatif üreten bir ülke konumuna doğru ilerliyor.
Savunmada yaşanan bu kırılma geçici bir dalga değildir.
Bu, stratejik bir yön değişimidir.
Gökyüzüne yükselen yalnızca bir platform değildir.
Yükselen, bir milletin yeniden kazandığı özgüvendir.
Ve artık bilinmelidir ki;
Bağımsızlık bir hatıra değil, sürdürülen bir iradedir.
Savunma sanayii ise o iradenin en somut hâlidir.
Tarih, bu dönüşümü not etmektedir.
✍️ Araştırmacı Yazar | İsmail Yaman
📩 yazarismailyaman@gmail.com
























