Bazıları gerçekten hiç yokmuş gibi silinip gidiyor hayattan…
Bir gün varlar, ertesi gün yoklar sanki.
Ne bir iz bırakıyorlar geride, ne bir yankı.
Kapı usulca kapanıyor, ayak sesleri siliniyor,
ve sen o boşluğa bakarken şöyle düşünüyorsun:
“Acaba gerçekten var mıydılar?”
Sonra bazıları; sanki gitse de gitmiyor.
Ruhunun en kuytu köşesine öyle bir nakış gibi işlenmişler ki…
Her nefeste, her sessizlikte, her şarkının ara nağmesinde bir anda beliriyorlar.
Zaman geçiyor, aylar yıllar oluyor, ama onlar hâlâ orada hep varlarmış gibi seni selamlıyorlar.
Sanki senin kanında dolaşıyor, gözlerini kapadığın anda en net halleriyle geliyorlar aklına doğru.
Biliyor musunuz?
Bu ayrım çok acımasız aslında: Çünkü:
Kimisi “unutulabilir” kategorisine öyle kolay yerleşiyor ki,
Kimisi ise ömür boyu “unutulamaz” damgasını yiyor.
Ve en zoru da şu:
İkincisini unutmamak için çabalamak değil, asıl unutmamakla başa çıkmayı öğrenmek.
Çünkü bazı insanlar gitmekle kalmıyor, kalmayı da öğretiyor sana.
Her salise aklına uğramaları, seni hala sevildiklerine, hala bir şey ifade ettiğine inandırıyor.
Şimdi bu satırları finale kadar okuyan sana sorsam: Sen hangisisin peki?
Silinen mi, yoksa silinmeyen mi?
Ya da…
Belki de şimdi en zor soruyu sorayım sana:
Hem silinen, hem silinmeyen biri mi var hayatında?
Yüreğine kolay gelsin, her ne olursa olsun.
Emine Pişiren























