ŞAHMIR
Annem anlatırdı: Kızılırmak’ın kıyısında bir yer varmış, adı ŞAHMIR’mış.
Orada bizim de tarlamız varmış. Kabak, domates, biber, fasulye, patlıcan yetişirmiş; ekin ekilirmiş. Irmağın suyu neyi severse onu ekerlermiş.
Toprak cömertmiş, ırmak yakınken toprak hep ıslakmış, hep verimliymiş. Tarlanın kıyısında kır çiçekleri de açarmış. Toprağın bereketinin içinde, kendi hâllerinde büyürlermiş.
Ama ŞAHMIR bizim için yalnızca bir tarla değilmiş. Köyün adeta yaşam merkeziymiş orası. Irmağın kıyısında tarlası olan herkesin hayatı oraya bağlıymış; gündüzler orada geçermiş, ekin orada büyürmüş, komşuluklar orada kurulmuş.
İnebeyli Köyü, Ankara’nın Kızılırmak’la karşılıklı bakışan köylerinden birisi. Her sabah gün doğarken, kimi eşekle, kimi atla, kimi de yürüyerek ŞAHMIR’a inen patika yola koyulurlarmış. Güneşi orada selamlarmış.
Ben görmedim bunları, anlatılanlardan biliyorum yalnızca; ama gözümün önüne öyle geliyor: Köyün üstünden aşağı, serin bir sabah havasında ırmağa doğru inen o patika yol ve yolun sonunda bütün bir günü besleyen, bütün bir köyü ayakta tutan bir toprak.
Tarlanın içinde bir tolu olurmuş. Çubuklardan yapılan, küçük, alçak bir barınakmış. Güneşten korunmak için, yağmurdan korunmak için oraya sığınılırmış.
Tolu yalnızca korunmak için değilmiş; ağlayan bebekler toluya yatırılır, insanlar da işlerinin arasında biraz dinlenirmiş.
Ülke o zamanlar savaştaymış ya da savaştan yeni çıkmış. Halk yokluk içindeymiş. Vergi çok alınırmış. Bu ülke kolay kazanılmamış; her ailenin, her köyün payına bir bedel düşmüş.
Üç ineği olanın birini alırlarmış, buğdayın fazlasını alırlarmış; köylüye ancak yiyeceği kadarını bırakırlarmış. Köylü de hayvanını saklarmış, elinden geleni yaparmış.
Bir anlatı varmış, hâlâ severim anlatılışını: Vergi memurlarının köye geleceği duyulunca yaşlı bir kadın koyunlarını almış, dağa çıkmış otlatmaya. Yoldan iki adam geçiyormuş.
“Ebe, napıyorsun?” demişler.
Kadın da demiş ki:
“Hükümetin sayımcılarını bekliyorum, onlar köyden gittikten sonra ineceğim.”
Kadın koyunlarını vergi memurlarından saklamak için dağa çıkmış. Memurlar köye gelip denetimlerini yaptıktan ve köyden ayrıldıktan sonra geri dönecekmiş. Oysa karşısındakiler tam da o vergi memurlarıymış.
Annemin annesi, yani benim anneannem, çok otoriter bir kadınmış.
ŞAHMIR’a, ırmak kenarına giderken erkek elbisesi giyermiş ve ata binermiş. Çünkü o yollardan eşkıyalar geçermiş; bir kadın olarak tek başına gitmek güvenli değilmiş.
Anneannemin erkek kılığına girip ata binerek ırmağa doğru gidişini düşündüğümde, gözümün önünde adeta bir film sahnesi canlanıyor: Sabahın erken saati, Kızılırmak’ın kıyısına uzanan yol, atın ayak sesleri ve üzerinde erkek kıyafetleriyle dimdik ilerleyen bir kadın… Korkusunu belli etmeden, kendi işinin peşinde.
Yıllar sonra Kızılırmak üzerine bir baraj yapılmış: Hirfanlı Barajı. Ve ŞAHMIR, o barajın suları altında kalmış. Tarla da, tolu da, o sabah yolu da, köyün o yaşam merkezi de…
Bir zamanlar kır çiçeklerinin açtığı tarlalar, sebzelerin yetiştiği topraklar, insanların dinlendiği tolu ve ŞAHMIR’a inen o yol artık suyun altında. Geçmişin izleri, sanki berrak suyun derinliklerinde sessizce uyuyor.
Kurulan baraja mı sevinsin insan, ŞAHMIR’in gittiğine mi üzülsün? Bilemiyorum. Belki ikisi de doğru; belki bir toprağın verdiğiyle aldığı aynı anda yaşanırmış.
Bugün oraya gitsem, hiçbirini bulamam. Yalnızca su var; sakin, derin, hiçbir şey söylemeyen bir su.
Ama isim kaldı. ŞAHMIR. Annemin ağzından duyduğum, hiçbir haritada bulamadığım, sadece hafızada yaşayan bir isim.
Ve onunla birlikte, bir köyün bütün yaşamının nasıl bir ırmak kıyısında toplandığı da kaldı bende; kadınların kurnazlığı, korkusuzluğu, tedbiri de.
Belki bir yerin en son hâli budur: Sular altında kalsa da geride kalan, adı ve içindeki insanlardır.















