Zamanın bir sicim gibi uzandığı o eski, güvenli masallar çoktan terk edildi. Artık saatler, kadranı eriyen gibi mekânın üzerine sızıyor. Bizler, bir zamanlar bütün olduğuna inandığımız o büyük aynanın kırıkları arasında, kendi yansımamızın binlerce farklı versiyonuyla karşılaşıyoruz. Her parça bir gerçeklik, her çatlak bir bakış açısı ve hiçbir parça, resmin tamamını temsil etme iddiasında değil artık.
Büyük anlatıların o görkemli, otoriter sesi kısıldı. Tarihin o sarsılmaz kürsüsü devrildi ve yerine küçük, fısıltılı, yerel hikâyelerin çok sesli korosu geçti. Kahramanlar artık kusursuz mermerlerden yontulmuyor. Onlar, hırdavatçılardan toplanmış atık metal parçalarından, plastik şişelerden ve eski gazete küpürlerinden oluşan birer kolaj.
Anlam, artık bir yazarın kaleminden süzülen mutlak bir iksir değil, okurun zihninde patlayan bir havai fişek gösterisidir. Yazar öldü ve biz, onun mirasını yağmalayan neşeli barbarlarız.
Hiçbir şey göründüğü kadar ciddi değil, ancak hiçbir şey göründüğü kadar hafif de değil. Geçmişin o ağırbaşlı üslubuyla alay eden, onu parodiyle sarmalayan bir zeka, kutsal olanın üzerine neon ışıklar döşüyor. Ciddiyet, yerini oyunbaz bir melankoliye bıraktı.
Kimlikler artık sabit değil, değişir, kayar, çoğalır. Kişi, kendi içinde bile tek bir kişi olmaktan çıkar. Bir kalabalığa dönüşür. Her yüz, başka bir maskenin altında saklanır.
Gerçeklik, kendi kopyaları arasında kaybolmuş bir hayalettir artık. Simülasyon, aslından daha gerçek duran o parıltılı yüzey, bizi bir labirentin içine davet ediyor. Bir ağacın fotoğrafı, ağacın kendisinden daha çok “ağaç” kokuyor zihinlerimizde.
Doğallık, podyumlarda sergilenen bir moda akımına dönüştü. Bizler, orijinalin nerede bittiğini ve taklidin nerede başladığını unuttuğumuz o puslu ara bölgede, hiper-gerçekliğin soğuk ama konforlu sularında yüzüyoruz.
O derin cümleler, edebiyatın o uçsuz bucaksız kütüphanesinde yankılanan birer fısıltıya dönüşmüş. Her kitap, kendinden önce yazılmış binlerce kitabın genlerini taşırken, her cümle, bir başka yüzyılda kurulmuş bir hayalin ekosudur. Özgünlük, artık yokluktan bir şey var etmek değil, var olanı hiç görülmemiş bir biçimde yeniden dizmektir.
Kaos, bir düzensizlik değil, henüz keşfedilmemiş bir düzenin habercisidir. Postmodernizm, belirsizliğin estetiğini yüceltir. Sonlar artık mutlu ya da mutsuz değil, sadece “açık” uçludur. Okur, hikâyenin bitiş çizgisinde elinde bir anahtarla bırakılır ama önünde açabileceği binlerce kapı vardır. Belirsizlik, bir eksiklik değil, bir özgürlük alanıdır. Kesinliğin o boğucu hapishanesinden kaçışın tek yolu, soruların cevaplardan daha kıymetli olduğunu kabul etmektir.
Postmodernizm çağında kırık aynanın parçalarını birleştirmeye çalışmayın; sadece o parçaların ışığı her yöne nasıl farklı yansıttığını izleyin ve bu ahenksiz ahengin tadını çıkarın.















