Dünyanın nüfusu artıyor. İnsan sayısı çoğaldıkça barınma, beslenme ve istihdam ihtiyacı kadar ulaşım ihtiyacı da büyüyor. Fakat burada dikkat çekici bir başka gerçek var: İnsanların sayısı arttıkça, hareketlilik ihtiyacını karşılayan araçların sayısı da hızla yükseliyor.
Bugün otomobil yalnızca bir ulaşım aracı değil; ekonomik gücün, bireysel özgürlüğün ve sosyal hayatın da önemli bir parçası olarak görülüyor. Ancak bu tercih, şehirlerin fiziksel kapasitesiyle karşı karşıya geldiğinde ciddi bir sorun ortaya çıkıyor. Çünkü yolların, kavşakların, otoparkların ve şehir merkezlerinin kapasitesi sınırsız değil.
Asıl soru artık “Daha kaç araç üretebiliriz?” değil, “Daha fazla aracı şehirlerimizin içinde nasıl taşıyacağız?” sorusudur.
Nüfus artışından daha hızlı büyüyen hareketlilik
Sanayileşme ve kentleşmeyle birlikte ulaşım alışkanlıkları da değişti. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde gelir seviyesinin yükselmesi, otomobil sahipliğini geniş toplum kesimleri için erişilebilir hale getirdi. Bir zamanlar yalnızca belirli bir gelir grubunun sahip olabildiği otomobil, bugün milyonlarca insan için günlük yaşamın temel unsurlarından biri.
Bu dönüşüm ekonomik açıdan bakıldığında olumlu bir tablo ortaya koyuyor. Otomotiv sektörü üretimden yan sanayiye, lojistikten sigortacılığa kadar geniş bir ekonomik ekosistem oluşturuyor. Ancak meselenin diğer tarafında ciddi bir toplumsal maliyet bulunuyor.
Daha fazla araç; daha fazla yol ihtiyacı, daha fazla park alanı, daha yüksek enerji tüketimi ve yoğunlaşan trafik anlamına geliyor.
Bir şehirde yaşayan insanların sayısı arttığında yalnızca nüfus artmıyor; insanların işe, okula, hastaneye, alışveriş merkezlerine ve sosyal alanlara ulaşma ihtiyacı da büyüyor. Dolayısıyla mesele sadece araç sayısının artması değil, şehirde gerçekleşen toplam hareketliliğin yönetilmesi meselesidir.
Şehirler otomobillere göre mi, insanlara göre mi tasarlanmalı?
Modern şehir planlamasının en önemli tartışmalarından biri burada başlıyor.
Bir şehirde ulaşım sorununu yalnızca yeni yollar açarak çözmeye çalışmak, kısa vadede rahatlama sağlayabilir. Fakat araç sayısı artmaya devam ediyorsa, yeni yol kapasitesi de zamanla dolacaktır.
Bu durum ulaşım literatüründe “indüklenen talep” olarak tartışılan önemli bir olguyu gündeme getiriyor: Yol kapasitesi artırıldığında, başlangıçta trafik rahatlayabilir; ancak ulaşım maliyeti ve seyahat süresi azaldıkça daha fazla insan otomobile yönelebilir. Sonuçta yeni kapasite de zaman içinde yeniden dolabilir.
Bu nedenle çağdaş şehircilik anlayışı, yalnızca otomobillerin daha hızlı hareket etmesine değil, insanların daha az otomobile ihtiyaç duymasına odaklanıyor.
Kentin merkezinde yaşayan bir vatandaşın işe gitmek için her gün otomobile ihtiyaç duymadığı bir şehir, ulaşım açısından daha dayanıklı bir şehirdir.
Mesele yalnızca trafik değildir
Araç sayısındaki artışı yalnızca sabah ve akşam saatlerinde oluşan trafik sıkışıklığı üzerinden değerlendirmek eksik olur.
Trafik yoğunluğu; zaman kaybı, yakıt tüketimi, hava kirliliği, gürültü ve stres gibi çok sayıda maliyeti beraberinde getiriyor. Üstelik bu maliyetlerin tamamı otomobil kullanan kişi tarafından ödenmiyor. Toplumun tamamı, yoğun trafiğin ve çevresel etkilerin sonuçlarını paylaşıyor.
Bir başka önemli konu ise şehirlerde kullanılan alan.
Her otomobil hareket halinde değildir. Günün önemli bölümünü park halinde geçiren araçlar, şehirlerin büyük miktarda kamusal ve özel alanını işgal ediyor. Otopark ihtiyacı arttıkça binaların, yolların ve kamusal alanların tasarımı da otomobil merkezli hale geliyor.
Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor:
Şehirler insanları mı taşıyor, yoksa araçları mı depoluyor?
Türkiye açısından mesele daha da önemli
Türkiye’de kentleşmenin hızlanması, nüfusun büyük şehirlerde yoğunlaşması ve otomobil sahipliğinin yaygınlaşması ulaşım politikalarını doğrudan etkiliyor.
İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Antalya ve diğer büyükşehirlerde farklı ölçekte aynı problemle karşılaşıyoruz: Nüfus ve ekonomik faaliyet belirli merkezlerde yoğunlaşırken ulaşım talebi de büyüyor.
Ancak çözümün yalnızca daha fazla asfalt dökmek olmadığı artık açıkça görülmeli.
Türkiye’nin ulaşım politikalarında toplu taşımanın niteliğinin yükseltilmesi, raylı sistemlerin yaygınlaştırılması, yaya ve bisiklet ulaşımının güvenli hale getirilmesi, şehirlerin çok merkezli planlanması ve konut-iş alanı arasındaki mesafenin azaltılması birlikte ele alınmalıdır.
Çünkü vatandaşın otomobili bırakmasını istemek tek başına bir politika değildir.
Vatandaşa otomobil kullanmadan da güvenli, hızlı, konforlu ve ekonomik biçimde ulaşabileceği bir alternatif sunmak gerekir.
Geleceğin otomobili değil, geleceğin şehri konuşulmalı
Elektrikli araçlar, otonom sürüş teknolojileri ve akıllı ulaşım sistemleri geleceğin ulaşımında önemli rol oynayacak. Ancak elektrikli otomobile geçiş, trafik sıkışıklığı sorununu tek başına çözmeyecek.
Elektrikli bir otomobil de yolda yer kaplar.
Elektrikli bir otomobil de otopark ihtiyacı doğurur.
Elektrikli bir otomobil de şehirdeki yol kapasitesini kullanır.
Dolayısıyla ulaşımın geleceğini yalnızca “benzinli otomobilden elektrikli otomobile geçiş” şeklinde değerlendirmek yeterli değildir. Asıl dönüşüm, otomobil merkezli ulaşım modelinden insan merkezli ulaşım modeline geçiş olmalıdır.
Teknoloji bize daha temiz araçlar sunabilir. Fakat şehir planlaması bize daha az otomobil kullanma imkânı sunmadığı sürece sorun bütünüyle ortadan kalkmayacaktır.
Nüfus artışı kaçınılmazsa, planlama da zorunludur
Dünya nüfusunun gelecekte nasıl şekilleneceği konusunda farklı senaryolar bulunuyor. Fakat hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin, insanların hareket etme ihtiyacı devam edecek.
Bu nedenle gelecek için yapılması gereken yalnızca daha fazla araç üretmek değil; daha akıllı ulaşım sistemleri kurmak olmalıdır.
Bir şehrin başarısı, yollarında kaç otomobil bulunduğuyla değil; vatandaşının işe, eğitime, sağlığa ve sosyal yaşama ne kadar hızlı, güvenli ve ekonomik ulaşabildiğiyle ölçülmelidir.
Belki de önümüzdeki dönemin en önemli şehircilik sorusu budur:
Nüfus artarken araç sayısını nasıl yönetebiliriz?
Çünkü nüfusun artması doğal bir demografik süreçtir. Araç sayısının artması ise büyük ölçüde ekonomik, teknolojik ve politik tercihlerin sonucudur.
Dolayısıyla geleceğin şehirleri için önümüzde iki seçenek bulunuyor.
Ya artan nüfusa karşılık sürekli daha fazla otomobil, daha fazla yol ve daha fazla otopark inşa edeceğiz…
Ya da insanı merkeze alan; toplu taşımanın güçlü, yürümenin güvenli, bisikletin mümkün, otomobilin ise ihtiyaç olduğunda kullanılan bir ulaşım modeli kuracağız.
Geleceğin şehirleri, kaç otomobile sahip olduğumuzla değil, otomobile ne kadar ihtiyaç duyduğumuzla anılacak.
Ve belki de gerçek kalkınma, daha fazla otomobil üretmekten önce, daha az otomobille daha kaliteli bir hayat kurabilmektir.
Mehmet GÖKSELLİ
Yardımcı Editör-Yazar-Denetmen














